Ünlü Japon yönetmen Akira
Kurosawa ‘Ağustos’ta Rapsodi’ adlı filminde savaşın acılarını, bu acıların
verdiği yaraların sarıldığına kanaat getirebileceğimiz bir atmosfere götürür
bizi. Oysa savaş acısı (2. Dünya Savaşı) onu yaşamış olanlar için insan ruhunda
dayanılmaz acılar, sancı ve sanrının ta kendisidir. Onu yaşayanlar için savaş
(her iki taraf için de), bir daha asla ama asla yaşanmaması gereken lanetli
bir geçmiştir sanki.
Savaşın en gerçek yüzüdür
bu. Film bu yüzü sessizce yansıtır bize.
Gerçek hayatta ise bu
yüzü göremeyenler ya savaşın o yanını hiç yaşamamış insanlardır ya da
maalesef kimi politikacılardır. Sözünü ettiğim ‘kimi’ politikacılar şahinliği
insan ruhuna tercih etmeyi, başkalarının yaşamını vatan-millet-Sakarya
naraları eşliğinde ölümle kıyaslamayı görev saysalar da kaybedenler arasında
onlar da vardır. Gerçi sürünerek de olsa yaşar ve sonrasında bol sıfatlı
anılarını yazarlar ama mezarlara gömülmüş olan gencecik insanları geri
getirmek mümkün değildir artık.
‘Bazı insanlar konuşurken
bile sessizdir’ diye bir cümle geçer filmde.
Gerçek hayatta da önemli
olan o sessizliğin ne anlattığıdır, ne anlattığına dikkat kesilmektir.
Savaş sırasında ya da
sonrasında mezar taşları da konuşur -ama sessizce. O taşların anlattıklarını
ister bir rapsodi, ister derin bir hıçkırık eşliğinde dinleyelim (yeter ki
dinleyelim), bize söyledikleri, bugün bizden saklananlardan, kaçırılanlardan
çok farklı bir içtenlikte ve gerçeklikte olacaktır. Muhtemelen savaşın ne
kadar rezil bir şey olduğunu fısıldayacaklardır bizlere. Muhtemelen yaşamın
ne kadar kıymetli olduğunu mırıldanan cümleler olacaktır bunlar.
Şemdinli’de büyük bir
operasyon sürüyor. Günlerdir bize verilen demeçlerin özeti, ‘ileri
demokrasimizin’ yansıttığı cümle bu. Vah bize… Savaşanlardan bir anlığına vazgeçelim.
Oradaki insanların ne olduğunu bilmiyoruz. Orada yaşayan sivil halkın en az
bizim kadar yaşama hakkı olduğunu da.
Vah bize.
***
Geçtiğimiz günlerde
Amerikalı ünlü bir yazarı kaybettik. Gore Vidal ABD militarizminin önde gelen
eleştirmenlerinden biriydi. Onun, ‘Yapılan iyi bir iş asla cezasız kalmaz’
sözünü hatırlarız belki. Türkçeye çevrilen yapıtları arasında ‘Ben Cyrus,
Zerdüşt’ün Torunu’, her şeyi bildiğini düşünen Cyrus’un savaşların ortasında,
herkesin birbirinin gözünü oyduğu bir çağda (M.Ö. 5) bir süre sonra yaşamın
hakikatlerinin ne olduğunu anlamasının öyküsüdür. Tahmin edeceğiniz gibi bu
hakikatlerin hiçbiri savaşla özdeşleşmez.
Yıllar önce tanıma
fırsatı yakaladığım Tayfun Gönül’ü de anmadan olmaz. Türkiye’nin ilk vicdani
redçisi olan Gönül’ü de bu hafta içinde kaybettik ne yazık ki. Henüz 54
yaşındaydı ve bizlere bu konuda söyleyeceği daha çok sözü vardı. Onun 1980’li
yıllarda göze aldıklarını hatırlayınca şiddet karşıtı olmanın koşullarını bir
kez daha düşünmek farz oluyor. Gönül, askeri darbenin en hararetli
zamanlarında askerliği reddedebilmişti.
***
Bugün Cumartesi Anneleri
384. buluşmalarında Abdurrahim Demir’in akibetini soruyor. Demir 1995
Ağustos’unda Mardin Ömerli’deki evinden Adana’daki akrabalarına gitmek için
yola çıktığında henüz 22 yaşındaydı.
Mardin-Kızıltepe Şavalet
noktasında yapılan aramada otobüsten indirilerek gözaltına alındı. Gözaltına
alındığına tanıklık edenler onun Şavalet Jandarma Karakolu’na götürüldüğünü
söyledi. Karakola başvuran yaşlı annesine Abdurrahim’in serbest bırakıldığı
ve pasaport verilip yurtdışına gönderildiği, onu artık aramaması belirtildi.
Ondan bir daha haber alınamadı. Demir Ailesi, yıllardır Galatasaray’dan
yetkililere soruyor:
‘Abdurrahim’e ne
yaptınız?’
***
Ben de bir kez daha
sorayım: Yaşam kimileri için neden hâlâ bu kadar ucuzdur bizim ülkemizde?
|
|
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder