Kaplan farklı bir kaplan olsaymış, ta başından beri avcı olsaymış eğer, köye
çok daha evvel inermiş. Şehirde başlayan uzun yolculuğu onu ancak köyün
sırtlarına kadar getirmiş; kendisi bile neden orada kalmayı seçtiğini
bilmiyormuş. Şimdi düşündüğümde, rüzgârın ve yoğun kar yağışlarının onu
engelleyemeyeceğini, bütün bir kış boyunca yola devam edip farklı bir kilisesi
olan farklı bir köye, insanların batıl inançlarının çok daha zayıf olduğu ve
daha gerçekçi bir çiftçinin onu vurup boş bir çuval gibi şöminesinin üzerine
asabileceği bir yere gidebileceğini görüyorum. Ama dağ -eğri fidanlar ve zemini
kaplayan ölü dalları, mağaralarla kaplı dik yüzü ve kışın getirdiği açlıkla
şaşkına dönmüş, pervasız hayvanları ile- kendi içinde büyüyen yeni hisler ve
aşağıdaki köyün hayal meyal tanıdık kokularıyla birleşerek kaplanı esir almış
olmalı.
-Téa Obreht
30 Kasım 2012 Cuma
Düş
"Dikkatlerini uyuyan kişi üstünde yoğunlaştıran insanlar, hiçbir alıştırma
yapmaksızın o insanın o anda ne düşündüğünü ve kiminle ilgilendiğini öğrenmeyi
başarabilirler. Ve eğer bu sanatı ciddi biçimde uygularsanız; bir insanın ruhunu
açıldığı anda incelerken, bu açılma anını gittikçe uzatabilir ve gittikçe
derinleştirebilirsiniz, öyle ki onu su içindeymiş gibi, gözleri açık halde
yakalayabilirsiniz. Böyle düşavcısı olunur işte."
-Milorad Paviç
-Milorad Paviç
Sizler bu yıl nelere niyetlenip nelerden vazgeçmek zorunda kaldınız?
Saatlerce hayattan, şundan bundan konuşurlardı; evet, mutluyum, hayır mutlu
değilim, o kızı özlüyorum, o işi istiyorum, heyecan arıyorum. Çoğunlukla yalan
söylerlerdi. İsteyerek değil ama, çıkıverirdi ağızlarından. Bir süre sonra ikisi
de bundan sıkılmaya başladı. Bu yüzden borsadan ve spordan konuşmaya başladılar.
Sonra Uzi dört-biralık testi icat etti. Basitti: Her üç haftada bir bir bara
gidip dörder bira içeceklerdi. İlkini hiç konuşmadan içeceklerdi. İkincisini
kendilerini nasıl hissettiklerine dair konuşarak. Üçüncü ve dördüncü birada da
öyle. Her seferinde dolgun bahşiş bırakıyorlardı. Bazen kusuyorlardı, fakat
mekân sahipleri buna alışmışlardı. Sonra Eytan bir aylık ihtiyati askerlik
görevine gitti, ardından Uzi’nin şirkette büyük bir proje hazırlaması gerekti,
bu yüzden altı hafta görüşmediler. O altı hafta zarfında Eytan hippi tarzı bir
sakal bıraktı, Uzi ise üç kez sigarayı bırakmaya teşebbüs etti.
-Egtar Keret
-Egtar Keret
26 Kasım 2012 Pazartesi
Misunderstood Lyrics Medley
Şifre Ağacı
Gölge
Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. Gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı. Evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında da gölge vardı. Ve dünyanın gece tarafında kilometrelerce gölge vardı yine.
-Sylvia Plath
-Sylvia Plath
Tekrar
Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı
insanlar, tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el
sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların
içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp
dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.
-Hasan Ali Toptaş
insanlar, tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el
sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların
içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp
dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.
-Hasan Ali Toptaş
İzmir'de Etkinlikler
24 Kasım 20:00 İsmet İnönü - Ücretsiz
Çocuk Korosu
24 Kasım 20:30 AKM
Atilla Özdemiroğlu
24 Kasım 21:00 Bura
Lokal
Kerem Görsev Trio
26 Kasım 20:00 İzmir Sanat
Sanart Ensemble Dünyadan Türküler
26 Kasım 20:30 Karşıyaka Opera
Karşıyaka Filarmoni Orkestrası
27 Kasım 20:00 AASSM
Hezarfen Ensemble - Altay Dilleri Kompozitörler
28 Kasım 20:00 Tepekule
Grup Son Dakika Jazz,
Latin ve Pop Ezgileri
28 Kasım 20:00 İsmet İnönü - Ücretsiz
Kent Orkestrası
29 Kasım 18:00 Güzelyalı Kültür Sanat Merkezi Güzelyalı
Kültür Sanat Derneği Türk Sanat Müziği Korosu
29 Kasım 20:00 AASSM
Baroque Ensemble La
Folia
29 Kasım 21:00 Bios
Bulutsuzluk Özlemi
30 Kasım 20:00 Güzelyalı Kültür Sanat Merkezi Elena
Nikitina Piyano Resitali
30 Kasım 20:00 İzmir Sanat - Ücretsiz
Sinematek - Alice Kentlerde
30 Kasım 20:30 Karşıyaka Opera
Olmanın
Halleri - Taş Yorumları Şan Konseri
30 Kasım 20:30
AASSM
"Mehmet Aktuğ Anısına"
Şef Kevin GRIFFITHS
Solistler
Wenzel FUCHS Klarinet
Program
Mehmet AKTUĞ Odysee, C.M.Von WEBER Klarinet Konçertosu NO:2 mibemol
majör op.74, G.BIZET Senfoni NO: 1 Do Majör
30 Kasım 21:30 Zeus
Malt
30 Kasım 23:00 Ooze
Seksendört
1 Aralık 20:30 AASSM
Fatih Erkoç & Kerem Görsev Trio
1 Aralık 21:00 Bura
Lokal
Okay Temiz Percussion Session
1 Aralık 21:30 İzmir Arena
Sıla
4 Aralık 20:00 AASSM
Klarissimo
5 Aralık 20:00 Elhamra
İspanyol Gecesi
6 Aralık 20:30 AKM
Cem Çelebi
7 Aralık 20:30 AASSM
Şef Albrecht MAYER
Solistler
Albrecht MAYER Obua
Program
L. van BEETHOVEN Egmont
Uvertür op.84, J.HAYDN Obua Konçertosu Do majör Hob.VII:cı, L. van BEETHOVEN
Senfoni No:3 Eroica mi bemol majör op.55
7-8 Aralık 21:00 İzmir Arena
Efes Pilsen Blues Festival
7 Aralık 22:30 Zeus
Bülent Ortaçgil
7 Aralık 23:00 Ooze
Rafet El Roman
8 Aralık 21:00 Bura
Lokal
Birsen Tezer
8 Aralık 21:30 911 Bar
Amy Winehouse Tribute by Merve Özçubukçuoğlu
9 Aralık 20:30 İsmet İnönü
Büyük Ev Ablukada
11 Aralık 20:00 AASSM
Klarnet ve Piyano
13 Aralık 21:00 AASSM
Yasmin Levy
13 Aralık 21:30 Bios
Asaf Avidan
14 Aralık 20:30 Ege Üniversitesi Mötbe salonu
"Türkiye-Azerbaycan Dostluk Konseri"
Şef Ender SAKPINAR
Solistler
Elvin HOCA Keman, Toğrul GANİOĞLU Keman
Program
P. de SARASATE Carmen Fantezi, R.HACIYEV Keman Konçertosu, J.STRAUSS
İmparator Valsi, J.STRAUSS Çekiç ve Örs Polkası, J.STRAUSS Mavi Tuna Valsi,
L.ANDERSON Daktilo Polkası
14 Aralık 22:00 Zeus
Vega
14 Aralık 23:00 Ooze
Cem Adrian
15 Aralık 20:00 Mavişehir Spor Salonu
Anadolu Ateşi Evolution
21 Aralık 20:00 Elhamra
İspanyol Gecesi
21 Aralık 20:30 AASSM
Şef Cem Mansur
Solistler
Hande KÜDEN Keman
Program
D.ŞOSTAKOVIÇ Keman Konçertosu No.1, D.ŞOSTAKOVIÇ Senfoni No.5
21 Aralık 21:30 911 Bar
Metallica Tribute by Murder King
21 Aralık 22:30 Noxx
Coldplay Tribute: Coldplace
21 Aralık 23:00 Ooze
Zakkum
22 Aralık 21:00 İzmir Arena
Zuhal olcay & Halil Sezai
22 Aralık 23:30 Noxx
Jay Jay Johanson
28 Aralık 20:30
AASSM
"Yeni Yıl Özel Konseri"
Şef Ender SAKPINAR
Solistler
Vokaliz
Program
Vokaliz Özel program
28 Aralık 23:00 Ooze
Oğuzhan Uğur
29 Aralık 22:00 Zeus
Yeni Türkü
Yaşadığınız kriz en iyi krizdir!
Hayatımız boyunca aldığımız birçok kararın ardından “Keşke!..” dediğimiz anlar
oldukça fazladır. O anda ne kadar geç kaldığımızı düşünür ve derin bir pişmanlık
duygusu içine gireriz. “Keşke onu almayıp bunu alsaydın!..”, “Keşke onu yapmayıp
şunu yapsaydın!..” dediğimiz anlarda daima çok geç olduğunu düşünürüz. Rasyonel
dünya pişmanlıkları hayatımızın bir parçası kılar. Biz de sürekli beynimizin bir
köşesini pişmanlık duygusuna kiralamış gibi davranırız. Neredeyse her kararın
ardından bir de karşıt pişmanlık duygusu geliştiririz.
“Keşke şu elbiseyi alsaydın” ile başlayan pişmanlıklar “Keşke diğer hisse senedini alsaydın”, “Keşke başka biriyle evlenseydin”e kadar uzanır. Ekonomistler de çoğu zaman çözüm önerilerini “keşke”lere dayandırırlar. Mesela 2007 finansal krizinin çıkmaması için öncesinde neler yapılması gerektiğini anlatıp dururlar. Keşke türev ürünler piyasası düzenlense, konut kredileri herkese verilmese, menkul kıymet piyasası şişirilmese gibi birçok keşke sunarlar. Pişmanlıklara merhametli davranan karar sistemimiz bu tür yaklaşımları her zaman samimi ve rasyonel bulur. Peki ya bunlar doğru değilse?.. Yani geçmişte verilen karar en iyi kararsa?..
Böyle bir soruya yanıt vermek oldukça zordur. Geçmişte verilen bir kararın yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen en doğru karar olduğunu savunmak nasıl mümkün olabilir?
Amerikalı ekonomist Jeremy Rifkin “Entropi” adlı kitabında bunun yanıtını evrendeki düzensizliğin giderek azalmayıp tersine sürekli arttığı bakış açısıyla anlatır. Konunun teorik fiziksel yanını merak edenler bu kitabı okuyabilirler ama biz şimdi daha farklı bir açıdan bakarak yanıtı bulmaya çalışacağız. Gary Belsky, “Why smart people make big money mistakes” adlı kitabında öğrenciler üzerinde yapılan bir grup araştırmadan bahseder. Sınavlarda ilk seçtikleri seçeneği hatalı olduğu gerekçesiyle sonradan değiştirip farklı bir seçeneği işaretleyen öğrencilerin verdikleri yanıtlar izlenir. Sonuçlar hiç de beklenildiği gibi değildir. Öğrencilerin hatalı olduklarını düşündükleri ilk yanıtların %75’i doğrudur. Yani öğrenciler ileride bir “keşke” tuzağına düşmemek için doğru yanıtlarını değiştirmişlerdir. Peki bu sonucu nasıl yorumlamalıyız?
Uzun yıllardır pişmanlık duygusunu araştıran psikolog Thomas Gilovich, 1995 yılında yazdığı “The experience of regret: what, when and why” adlı makalesinde bilinenin ötesinde oldukça farklı bir sonuca ulaşır. Araştırmaya katılanlardan hayatları boyunca en çok pişmanlık duydukları şeyleri sıralamaları istenir. Liste uzun olsa da son derece tanıdıktır. Okulda yeterince başarılı olmamak, kötü kariyer tercihi yapmak, sevmediği biriyle evlenmek gibi pişmanlıklar listenin en tepesindedir. Gilovich, pişmanlıkları üzerine katılımcılarla yaptığı testlerde, meydana gelen bir şeyin olumsuz sonuçlarını görmeleri kişileri pişmanlık duygusuna yönelttiğini görür. Çünkü yapılan bir seçim sonucu ortaya çıkan olumsuz bir sonucu görmek ve değerlendirmek herkes için oldukça kolaydır. Fakat Gilovich olumsuz sonuçlar üzerine duyulan pişmanlıkların sınırlı olduğunu fark eder. Çünkü kişilerin ortaya çıkan sonuçları bir süre sonra kabul ettiklerini fark eder. Yanlış bir kariyer, doğru olmayan bir evlilik veya okuldaki başarısızlığın yarattığı olumsuz sonuçlara kişilerin yüklediği pişmanlık duygusu son derece sınırlıdır. Yeni hayata alışmak kısa sürmüş gibidir. Peki öyleyse, nasıl oluyor da hala bu insanlar hayatlarının en büyük pişmanlığı dediği bu olayları unutamıyorlar?
İşte Gilovich’in takıldığı yer burasıydı. Geçmişte yaptıkları seçimlerin olumsuz sonuçlarını bugün kabul eden insanlar neden hala pişmanlık duymaktadırlar? Gilovich araştırmalarına devam eder ve sonunda bu sorunun yanıtına ulaşır. Kişilerin olmuş şeyler hakkında duydukları pişmanlık sınırlı olsa da olmamış şeyler hakkındaki pişmanlıkları sınırsızdır. Çünkü olası olumlu seçimlerin sayısı sınırsızdır ve bu tamamen sizin hayal gücünüzle alakalıdır. Mesela bir hisse senedini alarak yaşadığınız bir kayıp sonrası, oluşan zarar nedeniyle duyacağınız pişmanlık sınırlıdır. Fakat o hisse senedi yerine keşke şunu alsaydım şeklinde duyduğunuz bir pişmanlığın maalesef sınırı yoktur ve bunu sonsuza dek bir pişmanlık olarak taşıyabilirsiniz. Ya da onunla değil de şununla evlenseydim dediğinizde yeni aday sayısını milyarlara kadar arttırabilirsiniz. İşte bu tür bir pişmanlığın sonu yoktur ve hayatınız boyunca sizi etkileyebilir.
Yaşadığımız en büyük pişmanlığın geçmişte yaptığımız hatalar değil, bugün dediğimiz “keşke”ler olması muhtemeldir. Çünkü bugün yaptığımız mücadele, başkalarının geçmişteki pişmanlıklarından farklı bir şey değilmiş gibi durmaktadır.
Bu açıdan değerlendirildiğinde bugün yaşadığımız kriz de en iyi krizdir herhalde!
Kaynak: http://globalekonomikmonitor.blogspot.com/
“Keşke şu elbiseyi alsaydın” ile başlayan pişmanlıklar “Keşke diğer hisse senedini alsaydın”, “Keşke başka biriyle evlenseydin”e kadar uzanır. Ekonomistler de çoğu zaman çözüm önerilerini “keşke”lere dayandırırlar. Mesela 2007 finansal krizinin çıkmaması için öncesinde neler yapılması gerektiğini anlatıp dururlar. Keşke türev ürünler piyasası düzenlense, konut kredileri herkese verilmese, menkul kıymet piyasası şişirilmese gibi birçok keşke sunarlar. Pişmanlıklara merhametli davranan karar sistemimiz bu tür yaklaşımları her zaman samimi ve rasyonel bulur. Peki ya bunlar doğru değilse?.. Yani geçmişte verilen karar en iyi kararsa?..
Böyle bir soruya yanıt vermek oldukça zordur. Geçmişte verilen bir kararın yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen en doğru karar olduğunu savunmak nasıl mümkün olabilir?
Amerikalı ekonomist Jeremy Rifkin “Entropi” adlı kitabında bunun yanıtını evrendeki düzensizliğin giderek azalmayıp tersine sürekli arttığı bakış açısıyla anlatır. Konunun teorik fiziksel yanını merak edenler bu kitabı okuyabilirler ama biz şimdi daha farklı bir açıdan bakarak yanıtı bulmaya çalışacağız. Gary Belsky, “Why smart people make big money mistakes” adlı kitabında öğrenciler üzerinde yapılan bir grup araştırmadan bahseder. Sınavlarda ilk seçtikleri seçeneği hatalı olduğu gerekçesiyle sonradan değiştirip farklı bir seçeneği işaretleyen öğrencilerin verdikleri yanıtlar izlenir. Sonuçlar hiç de beklenildiği gibi değildir. Öğrencilerin hatalı olduklarını düşündükleri ilk yanıtların %75’i doğrudur. Yani öğrenciler ileride bir “keşke” tuzağına düşmemek için doğru yanıtlarını değiştirmişlerdir. Peki bu sonucu nasıl yorumlamalıyız?
Uzun yıllardır pişmanlık duygusunu araştıran psikolog Thomas Gilovich, 1995 yılında yazdığı “The experience of regret: what, when and why” adlı makalesinde bilinenin ötesinde oldukça farklı bir sonuca ulaşır. Araştırmaya katılanlardan hayatları boyunca en çok pişmanlık duydukları şeyleri sıralamaları istenir. Liste uzun olsa da son derece tanıdıktır. Okulda yeterince başarılı olmamak, kötü kariyer tercihi yapmak, sevmediği biriyle evlenmek gibi pişmanlıklar listenin en tepesindedir. Gilovich, pişmanlıkları üzerine katılımcılarla yaptığı testlerde, meydana gelen bir şeyin olumsuz sonuçlarını görmeleri kişileri pişmanlık duygusuna yönelttiğini görür. Çünkü yapılan bir seçim sonucu ortaya çıkan olumsuz bir sonucu görmek ve değerlendirmek herkes için oldukça kolaydır. Fakat Gilovich olumsuz sonuçlar üzerine duyulan pişmanlıkların sınırlı olduğunu fark eder. Çünkü kişilerin ortaya çıkan sonuçları bir süre sonra kabul ettiklerini fark eder. Yanlış bir kariyer, doğru olmayan bir evlilik veya okuldaki başarısızlığın yarattığı olumsuz sonuçlara kişilerin yüklediği pişmanlık duygusu son derece sınırlıdır. Yeni hayata alışmak kısa sürmüş gibidir. Peki öyleyse, nasıl oluyor da hala bu insanlar hayatlarının en büyük pişmanlığı dediği bu olayları unutamıyorlar?
İşte Gilovich’in takıldığı yer burasıydı. Geçmişte yaptıkları seçimlerin olumsuz sonuçlarını bugün kabul eden insanlar neden hala pişmanlık duymaktadırlar? Gilovich araştırmalarına devam eder ve sonunda bu sorunun yanıtına ulaşır. Kişilerin olmuş şeyler hakkında duydukları pişmanlık sınırlı olsa da olmamış şeyler hakkındaki pişmanlıkları sınırsızdır. Çünkü olası olumlu seçimlerin sayısı sınırsızdır ve bu tamamen sizin hayal gücünüzle alakalıdır. Mesela bir hisse senedini alarak yaşadığınız bir kayıp sonrası, oluşan zarar nedeniyle duyacağınız pişmanlık sınırlıdır. Fakat o hisse senedi yerine keşke şunu alsaydım şeklinde duyduğunuz bir pişmanlığın maalesef sınırı yoktur ve bunu sonsuza dek bir pişmanlık olarak taşıyabilirsiniz. Ya da onunla değil de şununla evlenseydim dediğinizde yeni aday sayısını milyarlara kadar arttırabilirsiniz. İşte bu tür bir pişmanlığın sonu yoktur ve hayatınız boyunca sizi etkileyebilir.
Yaşadığımız en büyük pişmanlığın geçmişte yaptığımız hatalar değil, bugün dediğimiz “keşke”ler olması muhtemeldir. Çünkü bugün yaptığımız mücadele, başkalarının geçmişteki pişmanlıklarından farklı bir şey değilmiş gibi durmaktadır.
Bu açıdan değerlendirildiğinde bugün yaşadığımız kriz de en iyi krizdir herhalde!
Kaynak: http://globalekonomikmonitor.blogspot.com/
Etiketler:
ekonomik kriz,
globalekonomikmonitor,
jeremy rifkin,
pişmanlık,
thomas gilovich
Very hot peppers
Neden beklenti içerisine girer insan? Bunun hayal kırıklığını tetiklediğini bile bile. Her zaman en kötüsünü mü ummalı yoksa? O zaman da "çok negatif" bir insan demezler mi sana?
Mantık çerçevesine oturttuğum halde hala eksikler hissediyorum. Ne istediğimi biliyorum ve bundan sonsuza kadar uzak durmam gerektiğini de. Bu tip bir çelişki yoruyor insanı. Olman gerektiğin, ait olduğun yeri buluyorsun ama oradaki sorunları aşamıyorsun.
"Sorun"lar kendiliğinden oluşur mu? Sanırım buna cevabım evet olur. İyi niyetin hiçbir işe yaramadığı durumlar vardır. Karşı tarafa söylediğin her kelime ayrı bir filtreyle aktarılır, cevaplar da sana aynı bu filtreden süzülerek gelir. Pek bu durumda ne yapmalı? Hiçbir şey yokmuş gibi yola devam etmeli mi? Yoksa aradaki filtreyi kaldırmalı mı? Belki de "anlaşamadığın" birini özlemek yasaklanmalı.
-Panda being a panda
Mantık çerçevesine oturttuğum halde hala eksikler hissediyorum. Ne istediğimi biliyorum ve bundan sonsuza kadar uzak durmam gerektiğini de. Bu tip bir çelişki yoruyor insanı. Olman gerektiğin, ait olduğun yeri buluyorsun ama oradaki sorunları aşamıyorsun.
"Sorun"lar kendiliğinden oluşur mu? Sanırım buna cevabım evet olur. İyi niyetin hiçbir işe yaramadığı durumlar vardır. Karşı tarafa söylediğin her kelime ayrı bir filtreyle aktarılır, cevaplar da sana aynı bu filtreden süzülerek gelir. Pek bu durumda ne yapmalı? Hiçbir şey yokmuş gibi yola devam etmeli mi? Yoksa aradaki filtreyi kaldırmalı mı? Belki de "anlaşamadığın" birini özlemek yasaklanmalı.
-Panda being a panda
23 Kasım 2012 Cuma
Can Ateşi
Bir İki
Üç Dört Beş Altı
Yedi Sekiz
Dokuz On On bir
Saydı: On bir doğan gökyüzünde yavaş yavaş daireler çiziyorlar.
Gülümseyerek saydı: On bir doğan o sabah, puslu bir gök, yakıyor, yaz-ortası, temmuzda bir gün, isimsiz bir gün.
Gardiyanlardan birinin başparmağı gözünü oymuştu ama saydı, sanki hayatı, ruhunun devamı buna bağlıymış gibi saydı: On bir kerkenez havalanıyor... Döne döne aşağı iniyor, o kadar zarif ki... Sonra yükseliyor... Sonra tekrar yavaşça, döne döne aşağı iniyor. Boz-renkli tüyler, akıllıca bir kamuflaj. İyice açılmış kanatları o kadar güçlü ki hemen hemen hiç hareket etmeden ağırlıklarını taşıyor.
Avcılar. Gökyüzünün efendileri.
Ben de sizlerden biri miyim? Beni de alın..
-Joyce Carol Oates
Kaynak: http://sireninsesi.blogspot.com/
Üç Dört Beş Altı
Yedi Sekiz
Dokuz On On bir
Saydı: On bir doğan gökyüzünde yavaş yavaş daireler çiziyorlar.
Gülümseyerek saydı: On bir doğan o sabah, puslu bir gök, yakıyor, yaz-ortası, temmuzda bir gün, isimsiz bir gün.
Gardiyanlardan birinin başparmağı gözünü oymuştu ama saydı, sanki hayatı, ruhunun devamı buna bağlıymış gibi saydı: On bir kerkenez havalanıyor... Döne döne aşağı iniyor, o kadar zarif ki... Sonra yükseliyor... Sonra tekrar yavaşça, döne döne aşağı iniyor. Boz-renkli tüyler, akıllıca bir kamuflaj. İyice açılmış kanatları o kadar güçlü ki hemen hemen hiç hareket etmeden ağırlıklarını taşıyor.
Avcılar. Gökyüzünün efendileri.
Ben de sizlerden biri miyim? Beni de alın..
-Joyce Carol Oates
Kaynak: http://sireninsesi.blogspot.com/
Zengin ve yakışıklıysanız evde kalabilirsiniz!
Ekonomistler bu değişimin mantıksal dışavurumunu genellikle etkin piyasalar hipotezi ile yaparlar. Piyasaların bilgi açısından etkin çalıştığını bu nedenle de hisse senedi gibi varlıkların mevcut bilgiye ve yeni bilgiye en yüksek hızda tepki verdiğini söylerler. Bir hisse senedinin değerinin mevcut bilgiyi içermesi oldukça mantıklıdır ama yeni bilgiyi içerdiğini söylemek biraz ezoterik olmaz mı? Ekonomistlere göre yeni bilgi şu anda bilinmeyen fakat gelecekte rastlantısal olarak ortaya çıkacak bilgi olarak tanımlanır. Kaba bir çıkarımla açıklamak gerekirse, bugün yaptığımız bazı tahminler bize gelecekte bir şeyler olacağını söyler ve sonra da bu olayların gerçekten olduğu varsayımını kullanarak hisse senedi fiyatlarını değiştiririz. Herkesin hayal gücü olduğu için de fiyatlar dalgalanır durur. Her ne kadar eleştirel yanı güçlü olsa da etkin piyasalar teorisi son derece karmaşık bir değerleme modeli kullanır. Şu ana kadar birçok bilimsel model ileri sürülse de bu değerleme modelinin hangi insan davranışından evrildiğini söyleyen çıkmamıştır. Gelin şimdi hep beraber hisse senetlerinin günlük fiyatlarının ardındaki irrasyonel insan davranışını bulmaya çalışalım. Bunu yaparken de daha kolay anlaşılmasını sağlamak için facebook örneğini kullanalım.
Dünyanın en büyük müşteri portföyüne sahip şirketi olan facebook 17 Mayıs 2012 tarihinde 38 dolar fiyat ile halka arz edildi. Dünya sosyal medyasını veya başka bir ifadeyle söylersek dünya düşünme, yaşama ve paylaşma işlem hacminin neredeyse tamamını elinde bulunduran facebook için 38 dolarlık başlangıç fiyatı son derece makuldü. Fakat facebook’un değeri halka arz olur olmaz düşmeye başladı. Önlenemez çöküş bugün bile sona ermiş değil. Facebook’un şu an değeri 23 dolar seviyelerinde. Hala insanlar facebook’ta hesap açmaya devam ederken, şirketler aktivitelerini facebook’a kaydırırken ya da kısaca dünya facebook ile yaşamaya devam ederken, şirketin hisse senetleri neden bu kadar düşük bir fiyattan değerleniyor? Hangi düşünce ve davranış şeklimiz bu fiyatı oluşturuyor? Ya da etkin piyasa hipotezini savunan ekonomistlerin bakış açısıyla sorarsak, gelecekte ne tür bir olayın olmasını bekliyoruz da bu bilgiyi şu anki fiyatlara yansıtarak fiyatı bu seviyelere düşürmüş bulunuyoruz?
Bu zor sorunun yanıtı kadınların anlaşılması oldukça zor bir davranış şeklinde saklı. Psikolog Simon Chu ve bir grup arkadaşı 2007 yılında “Too good to be true?” adlı bir makale yayınlarlar. Makale kadınların karar verme sisteminde o ana kadar ortaya konulamamış çok tuhaf bir şeyi ortaya çıkarmaktadır: “Bazı harikalar gerçek olmamalı!”
Chu ve arkadaşları kadınlar hakkında herkesin bildiği bir gerçekle yola çıkarlar. Kadınlar iyi görünüşlü ve mevki sahibi erkeklerden hoşlanmaktadırlar. Birçok kadını deneylerine konu eder ve bu varsayımların ne kadar doğru olduğunu uzun vadeli bir ilişki açısından test ederler. Yapılan deneylerde kadınlar birçok erkeğin fotoğraflarına ve kısa özgeçmişlerine bakarlar ve kararlarını veriler. Kadınların tamamına yakını iki farklı erkek modelini evlenilecek erkek olarak seçerler. Bunlar yakışıklı ama yüksek bir mevki sahibi olmayan erkekleri ile yakışıklı olmayan ama yüksek bir mevki sahibi olan erkeklerdir. Fakat bu sonuçlar araştırma ekibini oldukça şaşırtır. Çünkü kadınlar en mantıklı ve değerli evlilik seçeneği olan hem yakışıklı hem de mevki sahibi olan erkekleri seçmezler. Yani yakışıklı erkekler diğerlerine, yüksek mevki sahibi olanlar az maaşı olanlara tercih edilirken hem yakışıklı hem de yüksek mevki sahibi olan erkekler uzun vadeli bir ilişki ya da evlilik için tercih edilmemiştir. Peki, en rasyonel seçenek olan bu seçenek neden tercih edilmemiştir dersiniz?
Simon Chu ve arkadaşları bu kez araştırmalarını bu soruya yöneltir ve kısa zamanda kadınların neden böyle karar verdiğini bulurlar. Kadınlar şöyle düşünmektedir: “Hem yakışıklı hem de yüksek mevkili bir erkek tüm kadınlar tarafından hoş bulunacağından eşine sadık olmama ihtimali yüksektir.”
Evet kadınlar gelecekte olması muhtemel bir olayı olması yüksek ihtimalmiş gibi karar mekanizmalarına ekleyerek kararlarını vermişler ve hem yakışıklı hem de mevki sahibi erkekleri evlilik için tercih etmemişlerdir. İşte hisse senetlerinin fiyatlarının oluşmasında da kadınların bu karar verme sistemlerinin izleri vardır.
Facebook örneğine dönersek sosyal medya gibi 5 yıl, 10 yıl veya 20 yıl sonra hangi boyutta olacağı bilinmeyen bir alanda facebook gibi güçlü bir şirkete bile güvenemezsin. Bugün hem çekici hem de mevki sahibi biri gibi olsa da şirketin son derece hızlı değişen dünyada gelecekte başka bir trendin etkisiyle yok olup olmayacağını kim garanti edebilir?.. İşte bu risk bugünkü fiyatlara yansıtılır ve bunun sonucunda da fiyatların sürekli değişen yapısı ortaya çıkar.
Kadınların gelecek hayallerini gerçeğe dönüştürürken kullandıkları “bazı harikalar gerçek olmamalı” bakış açısında olduğu gibi piyasalar da şirketler ne kadar harika olsalar da geleceğin getirebileceği en olumludan en olumsuza uzanan her çeşit senaryoyu kararlarına yansıtarak fiyatların günlük dalgalanmalarına ve oluşmasına neden olurlar.
Finansal piyasalardaki herkes bugün hisse senetlerinin değerindeki dalgalanmayı sorgulamadan normal bulmaktadır. Alışılabilir olan her şey doğal gözükmeye başlarsa, doğal olmayan her şey de sadece alışılmış olmayan olarak görülür. Sonrasında da yaşanan en acı krizler bile sadece alışılmadık olarak değerlendirilip köklerindeki doğal olmayan davranışların ortadan kaldırılmasına asla yönelinmez. Bu nedenle de krizler kolay kolay çözülemez.
Kaynak: http://globalekonomikmonitor.blogspot.com
Etiketler:
ekonomi,
facebook,
finansal piyasalar,
globalekonomikmonitor
Ultimate Frisbee Sporu
Dünyada yaygın bir spor olan Ultimate Frisbee henüz ülkemizde yaklaşık 5 senedir tanınıyor.Bu sporun en ilginç yanı,kadın ve erkeğin beraber oynayabildiği 2 spor dalından biri olması diyebiliriz.Henüz çok yaygın olmasa da Türkiye'de turnuvalara katılabilecek 6 takımımız mevcut.Halen kurulma aşamasında da devam eden takımlar var.
Kaynak: http://www.inploid.com
Oyunun Kuralları Nelerdir?
- Oyunda Handler yani kurucu ve becerili oyunculardan oluşan bir mevki ile Cutter'dan oluşan hızlı koşanların oluşturduğu 2 mevki var.
- Oyunun diski eldeyken koşulmuyor,yürünmüyor ve sabit bir ayakla hareket ediliyor.
- Disk 10 saniye içinde elden çıkmalı,yoksa disk diğer takıma geçiyor.
- Oyunun diğer ilginç yanı,temas yok,rakibe dokunulmuyor.
- Oyuncu değişim hakkı sınırsız.
- Oyun genel olarak çok yorucu diye nitelendiriliyor.
- Çim saha,plaj ve kapalı sahada oynanabiliyor.
- Koşan oyuncuya faul yapılırsa oyuncu diski tutmuş sayılıyor ve oyuna devam ediliyor.Atışta yapılan faulde,eğer oyuncu bu faulu redderse başa dönüp,oyunu kalan yerden devam ettirmek gerekiyor.
- Bu oyunda centilmenlik,sportiflik,dostluk ve arkadaşlık ön planda olmasıyla ayrı bir önem kazanırken,sporun yaygınlaştırılması oyuncuların başlıca hedefleri arasında.
Kaynak: http://www.inploid.com
Futbolun tadı yok
Test değil...
Hafıza tazeleyelim.
Fener’in elendiği maçta Pendikspor lehine penaltı veren hakem kimdi? Levent Yardımcı.
O sezon, Pendikspor Fenerbahçe’yi eledi, Pendikspor’u hangi takım eledi? Çanakkale Dardanel.
Çanakkale, Pendik gibi ikinci kümede olmasına rağmen, aynı turda, hangi ‘büyük’ü eledi? Beşiktaş.
Beşiktaş’ı eleyen Çanakkale’nin teknik direktörü kimdi? Beşiktaş’tan gönderilen Fuat Yaman.
O sezon Türkiye Kupası’nı kazanan Galatasaray, finalde kimi yendi? Antalyaspor.
Galatasaray’ın başında Fatih Terim vardı. Antalyaspor’un teknik direktörü kimdi? Metin Ünal.
O sezon, Türkiye Kupası Finali hangi şehrimizde oynandı? Pendik’le aynı ligde bulunan Diyarbakır’da.
O sezon, Türkiye Kupası Finali’ni hangi televizyon yayınlamıştı? Cine 5.
O sezon, Süper Lig’den hangi takımlar düştü? Altay, Göztepe, Vanspor.
Bugün Fener’in başında bulunan Aykut Kocaman’ın o sezon forma giydiği İstanbulspor, Süper Lig’i kaçıncı bitirmişti? Sondan dördüncü, averajla kümede kalmıştı.
Aykut Kocaman, kümede kaldıkları son maçta hangi mevkide forma giymişti? Yedek kulübesinde.
Pendik’e elenen teknik direktör Zeman, şu anda Roma’yı çalıştırıyor... Pendik’e elenmeden önce Fener’e hangi takımdan gelmişti? Gene Roma’dan.
Zeman, Pendik’e elendikten sonra Napoli’ye giderken... Pendik zaferinin mimarı, Pendikspor Teknik Direktörü Kamil Erdem nereye gitti? Üçüncü kümeye.
O sezon, Pendikspor’la birlikte üçüncü kümeye düşen ve şu anda Süper Lig’de fırtına gibi esen takımlar hangileri? Orduspor ve Kasımpaşa.
O sezon Süper Lig’e yükselip, şimdi adı sanı duyulmayanlar hangileri? Yimpaş Yozgat ve Siirt Jetpa.
Hafızamızın skor’una bakarsak...
Bunca olay, bunca isim arasından, net olarak, sadece ne kalmış aklımızda? Pendik faciası.
Çünkü, sadece kontrast’lar kalıyor aklımızda...
Küçük balığın büyük balığı yutması, hakemlerin doğru yerine yanlış düdük çalması, uzatma golü şampiyonlukları, çizgiyi geçti geçmedi’yle alınan kupalar, atılandan çok kaçırılan penaltılar kalıyor.
Demem o ki... Futbolun tarihini, söylenenin aksine, başarılardan çok, aslında, başarısızlıklar yazıyor.
-Yılmaz Özdil
Hafıza tazeleyelim.
Fener’in elendiği maçta Pendikspor lehine penaltı veren hakem kimdi? Levent Yardımcı.
O sezon, Pendikspor Fenerbahçe’yi eledi, Pendikspor’u hangi takım eledi? Çanakkale Dardanel.
Çanakkale, Pendik gibi ikinci kümede olmasına rağmen, aynı turda, hangi ‘büyük’ü eledi? Beşiktaş.
Beşiktaş’ı eleyen Çanakkale’nin teknik direktörü kimdi? Beşiktaş’tan gönderilen Fuat Yaman.
O sezon Türkiye Kupası’nı kazanan Galatasaray, finalde kimi yendi? Antalyaspor.
Galatasaray’ın başında Fatih Terim vardı. Antalyaspor’un teknik direktörü kimdi? Metin Ünal.
O sezon, Türkiye Kupası Finali hangi şehrimizde oynandı? Pendik’le aynı ligde bulunan Diyarbakır’da.
O sezon, Türkiye Kupası Finali’ni hangi televizyon yayınlamıştı? Cine 5.
O sezon, Süper Lig’den hangi takımlar düştü? Altay, Göztepe, Vanspor.
Bugün Fener’in başında bulunan Aykut Kocaman’ın o sezon forma giydiği İstanbulspor, Süper Lig’i kaçıncı bitirmişti? Sondan dördüncü, averajla kümede kalmıştı.
Aykut Kocaman, kümede kaldıkları son maçta hangi mevkide forma giymişti? Yedek kulübesinde.
Pendik’e elenen teknik direktör Zeman, şu anda Roma’yı çalıştırıyor... Pendik’e elenmeden önce Fener’e hangi takımdan gelmişti? Gene Roma’dan.
Zeman, Pendik’e elendikten sonra Napoli’ye giderken... Pendik zaferinin mimarı, Pendikspor Teknik Direktörü Kamil Erdem nereye gitti? Üçüncü kümeye.
O sezon, Pendikspor’la birlikte üçüncü kümeye düşen ve şu anda Süper Lig’de fırtına gibi esen takımlar hangileri? Orduspor ve Kasımpaşa.
O sezon Süper Lig’e yükselip, şimdi adı sanı duyulmayanlar hangileri? Yimpaş Yozgat ve Siirt Jetpa.
Hafızamızın skor’una bakarsak...
Bunca olay, bunca isim arasından, net olarak, sadece ne kalmış aklımızda? Pendik faciası.
Çünkü, sadece kontrast’lar kalıyor aklımızda...
Küçük balığın büyük balığı yutması, hakemlerin doğru yerine yanlış düdük çalması, uzatma golü şampiyonlukları, çizgiyi geçti geçmedi’yle alınan kupalar, atılandan çok kaçırılan penaltılar kalıyor.
Demem o ki... Futbolun tarihini, söylenenin aksine, başarılardan çok, aslında, başarısızlıklar yazıyor.
22 Kasım 2012 Perşembe
Bu krizden bizi ancak 11 yaşındaki bir çocuk kurtarabilir!
Avrupa Birliği maliye bakanlarının Yunanistan
konusunda anlaşma sağlayamaması yine piyasaların gündeminde. Endişeler yine
artmaya başladı. Çünkü AB ve Almanya gibi lider ülkelerin çözmesi gereken tek
sorun Yunanistan değil. Masada üç büyük sorun duruyor. Bunlardan ilki ve en
önemlisi AB’nin devamlılığı. İkinci sorun Yunanistan’ın mali yönden
desteklenerek euro birliğinin dışına çıkmamasını sağlamak. Üçüncü sorun ise
diğer Avrupa ülkelerindeki kriz nedeniyle euro birliğinin ve dolayısıyla euronun
dağılma ihtimali. İşte AB yöneticileri böyle bir ortamda Yunanistan’a gereken
desteği vermeli miyiz diye düşünüyorlar. Birlik ülkeleri, vatandaşlar ve
yatırımcılar da bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorlar. Ne dersiniz, sizce
Birlik yöneticileri Yunanistan’ın bir türlü düzlüğe çıkamayan ekonomisini
kurtarmalılar mı?
Aslında piyasaları tedirgin eden bu sorunun yanıtını bulmak oldukça kolay. Bu birçoklarına şaşırtıcı bir çıkarım gibi gelebilir. Ne yapılması gerektiği üzerine odaklanmak yerine AB’nin ne karar vereceğini söylemek yıldız falcılığından başka bir şey değildir diye düşünenler şüphesiz çoğunluktadır. Çünkü rasyonel bir ekonomist daima en iyi çözümü arar. Fakat çözüm bazen ortadadır ve onu görmek irrasyonel bir bakış açısı gerektirebilir. Evet, AB’nin Yunanistan konusunda hangi kararı vereceğini bilmek çocuk oyuncağı! İnanılmaz gibi gelse de 11 yaşındaki çocuk bile Yunanistan konusunda hangi kararın verileceğini kolayca bulabilir. Nasıl mı?.. Sadece biraz oyun teorisi ve davranışçı finans bilerek…
Japon elektronik firması Maspro Denkoh 2005 yılında elindeki kıymetli tabloları satmaya karar verir. 20 milyon dolar değerindeki tablolar içinde Picasso, Van Gogh, Cezanne gibi ressamların tabloları yer almaktadır. Bu tabloları satmak için iki büyük şirket Sotheby’s ve Christie’s firmaya başvurur. Fakat firma bu iki büyük müzayede evi arasında karar veremez ve firmalara şöyle bir bildirimde bulunur: “Tek el taş, makas, kağıt oyunu oynanacak ve kazanan resimleri satacaktır.”
Taş, makas, kağıt oyunu belki de her yaşta oynanan en yaygın el oyunlarından biridir. İki kişi ile oynanan bu oyunda eller taş, makas, ya da kağıt formuna sokulmadan önce yumruk yapılır, aynı anda üçe kadar yavaş yavaş sayılarak ele istenilen şekil verilir ve kazanan belli olur. Bu basit oyunda taş makasa, makas kağıda, kağıt da taşa üstün gelir. İşte Japon elektronik firması Maspro Denkoh’un müzayede evlerinden oynamasını istediği oyun budur.
Sotheby’s oyunu tamamen bir şans oyunu olarak değerlendirir ve kazanma şansını %50 olarak görür. Düşünceleri son derece rasyoneldir; böyle bir oyunda karşı tarafın ne yapacağını bilemezsin. Sonra da teklifini firmaya iletir. Sotheby’s’in teklifi kağıttır.
Şimdi sıra Christie’s’in teklifindedir. Fakat onlar Sotheby’s gibi bunun bir şans oyunu olduğunu düşünmezler ve tarihin en genç davranışçı finans ve oyun teorisyenlerini işe alırlar. Bunlar Flora ve Alice adlarında 11 yaşındaki ikiz kardeşlerdir. Flora ve Alice bu oyunu okulda öğrenmişler ve boş zamanlarında eğlenmek için oynamaktadırlar. Christie’s onlara eğer böyle bir oyuna katılsaydınız hamleniz ne olurdu diye sorar. Kızlar biraz düşündükten sonra makas yanıtını verirler. Christie’s teklifini makas olarak firmaya gönderir. Kısa bir süre sonra yanıt gelir. Kazanan Christie’s’dir.
Bu sonuca Christie’s de şaşırır. Çünkü bu hiç beklemedikleri bir sonuçtur. Şaşkınlıkla Flora ve Alice’e dönerler ve oyunu nasıl kazandıklarını sorarlar. Kızlar, doğru yanıtı bulmalarının çok kolay olduğunu söyleyerek üç aşamalı stratejilerini anlatırlar.
Taş psikolojik olarak en güçlü hissettiren seçenektir.
Eğer rakibiniz bir acemiyse; o, sizin taşı seçeceğinizi düşünür ve kendisi taşı yenecek olan kağıdı seçer.
Öyleyse sizin seçmeniz gereken makastır.
Flora ve Alice şansın doğasını basit bir yaklaşımla çözmüşlerdi. Onlara göre Sotheby’s acemiydi ve hataya düşecekti. Öyle de olmuştu.
İşte bugün Yunanistan’ı kurtarıp kurtarmamaya karar verecek olan Avrupa Birliği temsilcileri aslında masada üç seçenekle karşı karşıyalar ve oynamaları gereken taş, makas ve kağıt oyunu. Psikolojik olarak en güçlü hissettiren seçenek, yani taş, Birliğin her koşulda devam etmesi. Taşı yenecek olan kağıt rolündeki sorun ise euro birliğinin sona ermesi. Herkes bu iki sorun arasındaki düşünürken makas rolündeki seçenek olan Yunanistan’a gereken desteğin her koşulda verilmesi kazanan olacaktır. Çünkü Birliği yönetenler tecrübeli insanlar ve acemiler hangi seçeneği seçerse seçsin onlar neyi seçmeleri gerektiğini biliyorlar. Bunu daha önce de defalarca yaptılar.
Finansal piyasalarda sadece zayıf olanlar şansı suçlarlar. İyi ve kötü şans, iyi ve kötü seçimler sonrası geliyorsa yapmamız gereken biraz daha fazla düşünmek olabilir. Eğer Avrupalı liderler yaşadıkları krizi çözemiyorlarsa 11 yaşındaki herhangi bir çocuktan yardım alabilirler. O mutlaka çözümü bulacaktır.
Aslında piyasaları tedirgin eden bu sorunun yanıtını bulmak oldukça kolay. Bu birçoklarına şaşırtıcı bir çıkarım gibi gelebilir. Ne yapılması gerektiği üzerine odaklanmak yerine AB’nin ne karar vereceğini söylemek yıldız falcılığından başka bir şey değildir diye düşünenler şüphesiz çoğunluktadır. Çünkü rasyonel bir ekonomist daima en iyi çözümü arar. Fakat çözüm bazen ortadadır ve onu görmek irrasyonel bir bakış açısı gerektirebilir. Evet, AB’nin Yunanistan konusunda hangi kararı vereceğini bilmek çocuk oyuncağı! İnanılmaz gibi gelse de 11 yaşındaki çocuk bile Yunanistan konusunda hangi kararın verileceğini kolayca bulabilir. Nasıl mı?.. Sadece biraz oyun teorisi ve davranışçı finans bilerek…
Japon elektronik firması Maspro Denkoh 2005 yılında elindeki kıymetli tabloları satmaya karar verir. 20 milyon dolar değerindeki tablolar içinde Picasso, Van Gogh, Cezanne gibi ressamların tabloları yer almaktadır. Bu tabloları satmak için iki büyük şirket Sotheby’s ve Christie’s firmaya başvurur. Fakat firma bu iki büyük müzayede evi arasında karar veremez ve firmalara şöyle bir bildirimde bulunur: “Tek el taş, makas, kağıt oyunu oynanacak ve kazanan resimleri satacaktır.”
Taş, makas, kağıt oyunu belki de her yaşta oynanan en yaygın el oyunlarından biridir. İki kişi ile oynanan bu oyunda eller taş, makas, ya da kağıt formuna sokulmadan önce yumruk yapılır, aynı anda üçe kadar yavaş yavaş sayılarak ele istenilen şekil verilir ve kazanan belli olur. Bu basit oyunda taş makasa, makas kağıda, kağıt da taşa üstün gelir. İşte Japon elektronik firması Maspro Denkoh’un müzayede evlerinden oynamasını istediği oyun budur.
Sotheby’s oyunu tamamen bir şans oyunu olarak değerlendirir ve kazanma şansını %50 olarak görür. Düşünceleri son derece rasyoneldir; böyle bir oyunda karşı tarafın ne yapacağını bilemezsin. Sonra da teklifini firmaya iletir. Sotheby’s’in teklifi kağıttır.
Şimdi sıra Christie’s’in teklifindedir. Fakat onlar Sotheby’s gibi bunun bir şans oyunu olduğunu düşünmezler ve tarihin en genç davranışçı finans ve oyun teorisyenlerini işe alırlar. Bunlar Flora ve Alice adlarında 11 yaşındaki ikiz kardeşlerdir. Flora ve Alice bu oyunu okulda öğrenmişler ve boş zamanlarında eğlenmek için oynamaktadırlar. Christie’s onlara eğer böyle bir oyuna katılsaydınız hamleniz ne olurdu diye sorar. Kızlar biraz düşündükten sonra makas yanıtını verirler. Christie’s teklifini makas olarak firmaya gönderir. Kısa bir süre sonra yanıt gelir. Kazanan Christie’s’dir.
Bu sonuca Christie’s de şaşırır. Çünkü bu hiç beklemedikleri bir sonuçtur. Şaşkınlıkla Flora ve Alice’e dönerler ve oyunu nasıl kazandıklarını sorarlar. Kızlar, doğru yanıtı bulmalarının çok kolay olduğunu söyleyerek üç aşamalı stratejilerini anlatırlar.
Taş psikolojik olarak en güçlü hissettiren seçenektir.
Eğer rakibiniz bir acemiyse; o, sizin taşı seçeceğinizi düşünür ve kendisi taşı yenecek olan kağıdı seçer.
Öyleyse sizin seçmeniz gereken makastır.
Flora ve Alice şansın doğasını basit bir yaklaşımla çözmüşlerdi. Onlara göre Sotheby’s acemiydi ve hataya düşecekti. Öyle de olmuştu.
İşte bugün Yunanistan’ı kurtarıp kurtarmamaya karar verecek olan Avrupa Birliği temsilcileri aslında masada üç seçenekle karşı karşıyalar ve oynamaları gereken taş, makas ve kağıt oyunu. Psikolojik olarak en güçlü hissettiren seçenek, yani taş, Birliğin her koşulda devam etmesi. Taşı yenecek olan kağıt rolündeki sorun ise euro birliğinin sona ermesi. Herkes bu iki sorun arasındaki düşünürken makas rolündeki seçenek olan Yunanistan’a gereken desteğin her koşulda verilmesi kazanan olacaktır. Çünkü Birliği yönetenler tecrübeli insanlar ve acemiler hangi seçeneği seçerse seçsin onlar neyi seçmeleri gerektiğini biliyorlar. Bunu daha önce de defalarca yaptılar.
Finansal piyasalarda sadece zayıf olanlar şansı suçlarlar. İyi ve kötü şans, iyi ve kötü seçimler sonrası geliyorsa yapmamız gereken biraz daha fazla düşünmek olabilir. Eğer Avrupalı liderler yaşadıkları krizi çözemiyorlarsa 11 yaşındaki herhangi bir çocuktan yardım alabilirler. O mutlaka çözümü bulacaktır.
Etiketler:
avrupa birliği,
cezanne,
christie's,
ekonomik kriz,
globalekonomikmonitor,
irrasyonel,
maspro denkoh,
picasso,
sotheby's,
van gogh,
yunanistan
21 Kasım 2012 Çarşamba
Ev
Birkaç saat sonra Varşova uçağına
bineceğim ve doğrusunu söylemek gerekirse hayli heyecanlıyım. Uçuş yüzünden
değil. Varşova yüzünden de değil, kente şimdiye kadar en az on kez gitmişliğim
var. Heyecanlıyım çünkü bu sefer, evime gidiyorum. Doğru, ferah bir ev olduğu
söylenemez. Hayli dar aslında, hatta dünyanın en dar evi anladığım kadarıyla;
ama olsun, 122 santimetre genişliğinde bir ev evdir yine de. Çok heyecanlıyım
çünkü ailemin yetmiş yıldan uzun süredir Varşova’da bir evi olmadı.
Annem 1934 yılında Varşova’da doğdu. Savaş
çıktığında annem ve ailesi gettoda yaşamaya başlamışlar. Henüz çocuk olan annem
anne babasına ve küçük erkek kardeşine destek olmanın yollarını bulmuş. Çocuklar
büyüklerin geçemeyeceği kadar küçük aralıklardan gettonun dışına
sızabiliyorlarmış. Annem savaşta annesini ve küçük erkek kardeşini kaybetmiş.
Ardından babasını da kaybedince dünyada tek başına kalmış.
Bir keresinde, yıllar önce, annesi
öldükten sonra babasına artık mücadele etmek istemediğini, hayatta kalmayı
umursamadığını söylediğini anlatmıştı bana. Babası ona hayatta kalması
gerektiğini söylemiş. “Naziler,” demiş, “ailemizin adını ülkeden silmek istiyor
ve adımızı yaşatabilecek tek insan sensin. Varşova sokaklarında yürüyen herkes
adımızı bilsin diye.” Kısa bir süre sonra da ölmüş. Savaş bittiğinde annem
Polonya’da bir yetimhaneye gönderilmiş, oradan Fransa’da bir yetimhaneye, oradan
da İsrail’e. Hayatta kalarak babasının isteğini yerine getirmiş. Aileyi ve
adlarını yaşatmaya devam etmiş.
Kitaplarımın çevirileri yayımlanmaya
başladığında yazar olarak başarı kazandığım ilk iki ülke, şaşırtıcıdır, Polonya
ile Almanya oldu. Daha sonra, annemin yaşam öyküsüne uygun olarak, bu ülkelere
Fransa da katıldı. Annem Polonya’ya hiçbir zaman dönmedi, fakat doğduğu ülkede
başarılı olmamı çok önemsiyordu, İsrail’deki başarımdan bile daha fazla. Lehçeye
çevrilmiş ilk öykü derlememi okuduktan sonra, “Sen İsrailli bir yazar değilsin.
Sürgünde bir Polonyalı yazarsın,” dediğini hatırlıyorum. Bütün bunlar doğruysa,
birkaç saat sonra, evime gidiyor olacağım. Dar bir ev ve orada sadece birkaç gün
kalacağım, fakat ön kapısında üstünde KERET’İN EVİ yazan kocaman bir levha var
ve oraya vardığımda annemi arayıp ona evimde olduğumu bildireceğim.
Üç yıl önce Polonyalı mimar Jakub Szczesny
beni aradı ve telefonda Varşova’da benim için bir ev inşa etmek istediğini izah
etti; dünyanın en dar evi. O zaman bunun çılgınca bir fikir olduğunu düşündüm.
Jakub’un koyu Lehçe aksanlı İngilizcesini de hesaba katınca bunun
arkadaşlarımdan biri tarafından tasarlanmış bir telefon şakası olması
gerektiğine karar verdim. Birkaç hafta sonra Jakub İsrail’e geldi ve onunla yüz
yüze görüştüğümde gayet ciddi olduğunu idrak ettim. Fikir benim öykülerimle aynı
ebatta bir ev inşa etmekti; olabildiğince minimalist ve küçük. Jakub, Chlodna
Caddesi 22 numaradaki iki evin arasındaki kullanılmayan boşluğu ilk gördüğünde
oraya bir şey inşa etmesi gerektiğini hissetmişti. Buluştuğumuzda bana üç katlı,
dar bir evin planını gösterdi.
Görüşmemizden sonra evin bilgisayar
simülasyonunu alıp anneme gösterdim. Annem caddeyi görür görmez tanıyarak beni
hayrete düşürdü; dar ev, bütünüyle rastlantısal bir biçimde, küçük gettoyu büyük
gettoya bağlayan köprünün bulunduğu noktaya inşa edilecekti. Annem ailesine
gizlice yemek götürürken Nazi askerlerinin orada kurduğu barikatı aşmak
zorundaymış. Üstünde bir somun ekmekle yakalanacak olursa onu oracıkta
öldüreceklerini biliyormuş. Şimdi, yetmiş iki yıl sonra, aynı noktada bir evimiz
olacak. Israrcı bir küçük ev; fotoğrafta tarih ona yer bırakmamış gibi
görünüyor, fakat yine de kendini araya sıkıştırmış, bir zamanlar bu kentte bir
aile yaşadı demek istermiş gibi. O aile orada değil artık, fakat önümden geçen
herkes bir an için durup benim dar, meydan okuyan evimin kapısındaki levhaya
bakacak ve o ailenin adını anımsayacak.
-Etgar Keret
Kaynak: sireninsesi.blogspot.com
Hafızanın Kendisi Gibi Kalp Kırıcı
''Mem?''
''Evet,'' dedi, ''Adı hoşuna gitti mi? Bunu ben uydurdum.'' Sandalyesinden kalkmış, ortalıkta dolanıyordu. ''Bunu bir kısaltma olarak düşünme. Bunu 'mem' olarak düşün, hafızanın kendisi gibi ama o kadar net ve keskin değil; cam gibi berrak, sarsıcı mükemmelliği içinde burkucu ve kalp kırıcı aynı zamanda. Bu şeyi bir kere deneyince, beyninin doğal işleyişini kabul edemez hâle geliyorsun.''
-Pagan Kennedy
''Evet,'' dedi, ''Adı hoşuna gitti mi? Bunu ben uydurdum.'' Sandalyesinden kalkmış, ortalıkta dolanıyordu. ''Bunu bir kısaltma olarak düşünme. Bunu 'mem' olarak düşün, hafızanın kendisi gibi ama o kadar net ve keskin değil; cam gibi berrak, sarsıcı mükemmelliği içinde burkucu ve kalp kırıcı aynı zamanda. Bu şeyi bir kere deneyince, beyninin doğal işleyişini kabul edemez hâle geliyorsun.''
-Pagan Kennedy
Etiketler:
anıkolik,
heartbraker,
memory,
pagan kennedy
1965'den bu yana değişmeyen tek şey, rutinlik...
Sevgili Jane,
Benimki gibi darmadağınık akıp gidiveren bir yaşantıda, uyku, açlık ve iş bana danışmadan kendi aralarında anlaşıp sıraya giriyor. Yorucu detaylar konusunda bana danışmadıklarına minnetarım aslında. Şöyle bir durum söz konusu: saat 5.30'da kalkıyorum, 8.00'e değin çalışıyorum, evde kahvaltı ediyorum, 10.00'a kadar çalışıyorum, şehirde biraz yürüyüş yapıyorum, ufak tefek işlerimi hallediyorum, yakınlardaki halka açık yüzme havuzuna gidiyorum ve havuz bir tek benim oluyor o zaman, yarım saat yüzüyorum, eve 11.45'te dönüyorum, posta ile gelen mektupları okuyorum, öğle vakti yemek yiyorum. Öğleden sonra okul için işlerimi hallediyorum, ya ders veriyor ya da dersime hazırlanıyor oluyorum. Okuldan eve saat 17.30 gibi döndüğümde tıngırdamakta olan zihnimi birkaç bardak skoç ve su ile (1/5 galonu 5 dolar şehrin alkol satan tek dükkanında. Bir sürü bar var ama) dinginleştirip yemek hazırlıyor, okuyor ve biraz caz dinliyorum (burada radyo istasyonları güzel çalıyor.) Saat 10 gibi yatmaya gidiyorum. Durmadan mekik ve şınav çekiyorum ve inceliyormuşum gibi hissediyorum ama belki de öyle değildir. Dün gece zaman ve bedenim bir olup beni sinemaya götürmeye karar verdiler. Umbrellas of Cherbourg'u gördüm ve çok etkilendim. Benim gibi darmadağınık, orta yaşlı bir adam için biraz yürek burkucuydu.
Ama dert değil, yüreğimin burkulması hoşuma gider.
-Kurt Vonnegut
Kaynak: http://sireninsesi.blogspot.com/
Benimki gibi darmadağınık akıp gidiveren bir yaşantıda, uyku, açlık ve iş bana danışmadan kendi aralarında anlaşıp sıraya giriyor. Yorucu detaylar konusunda bana danışmadıklarına minnetarım aslında. Şöyle bir durum söz konusu: saat 5.30'da kalkıyorum, 8.00'e değin çalışıyorum, evde kahvaltı ediyorum, 10.00'a kadar çalışıyorum, şehirde biraz yürüyüş yapıyorum, ufak tefek işlerimi hallediyorum, yakınlardaki halka açık yüzme havuzuna gidiyorum ve havuz bir tek benim oluyor o zaman, yarım saat yüzüyorum, eve 11.45'te dönüyorum, posta ile gelen mektupları okuyorum, öğle vakti yemek yiyorum. Öğleden sonra okul için işlerimi hallediyorum, ya ders veriyor ya da dersime hazırlanıyor oluyorum. Okuldan eve saat 17.30 gibi döndüğümde tıngırdamakta olan zihnimi birkaç bardak skoç ve su ile (1/5 galonu 5 dolar şehrin alkol satan tek dükkanında. Bir sürü bar var ama) dinginleştirip yemek hazırlıyor, okuyor ve biraz caz dinliyorum (burada radyo istasyonları güzel çalıyor.) Saat 10 gibi yatmaya gidiyorum. Durmadan mekik ve şınav çekiyorum ve inceliyormuşum gibi hissediyorum ama belki de öyle değildir. Dün gece zaman ve bedenim bir olup beni sinemaya götürmeye karar verdiler. Umbrellas of Cherbourg'u gördüm ve çok etkilendim. Benim gibi darmadağınık, orta yaşlı bir adam için biraz yürek burkucuydu.
Ama dert değil, yüreğimin burkulması hoşuma gider.
-Kurt Vonnegut
Kaynak: http://sireninsesi.blogspot.com/
Yapılacaklar
1. Çimleri biç2. Lanet hortumu at3. Camları yıka4. Kediyi kısırlaştır5. Saçlarını boya6. Tarot falı bak7. Çocukları al8. Çocukları annene bırak9. Peruk satın al10. Çitin sökülebilen kısmı SESSİZ SEDASIZ kesiliyor mu baka) Tel makasıb) Metal eriten sıvılarc) Elektrikli aletler1. Ne kadar gürültü çıkarır?2. Sağa sola savrulacak metal talaşları?3. Elektrik çarpma ihtimali?a) Lastik eldiven/ koruyucu gözlük?b) Ölüm tehlikesi?1. Vasiyetnameyi imzala.c) Cesedin kötü görünmesine neden olur mu?1. Dişindeki kaplamayı yaptır.11. Uyarı mektubu göndera) Gazete harfleri?b) Çocuklar yazsın?c) Sol elle yaz?d) Muğlak konuş. "Kimi nahoş olaylar."12. Mektubu postaya vera) Ya da perukluyken kutuya at13. İlaçlarını yenile14. Zehirleri araştır.a) Yanıcıb) Tozc) Gazd) Hape) Bitkiself) Kimyasalg) Müzikli1. Çocuklara sor2. Hamlet - kulakh) Yutulan1. Kurabiye?i) MASUM görünmeli15. Kameraları araştıra) Çitin üzerinde sabitb) Çitin içinde bir deliğe montec) Küçük, seçilmeyend) Çiçeklerin arasındae) Kullanım metodu?f) Fiyat MAKUL olmalıg) Fotoğrafçının afra tafra yapmasına izin verme1. Banyo ederken mahvettiği resimleri anımsat.16. Çocukları al17. Yemek hazırla18. Davet için hazırlana) Puantiyeb) Siyah eldivenc) Saç için kurdeled) Peçee) Maden suyu götürf) Stan'e daveti hatırlatg) İki komik hikaye tasarlah) ONLARI gördüğünde hazır olmak için nefes egzersizleri1. Öpücük2. Kucaklaşma3. UNUTMA, KİMSE AKLINDAN GEÇENLERİ GÖREMEZ-Jennifer Egan
Ekonomik Krizleri Anlama Rehberi
Enflasyon
Enflasyon en basit tanımıyla
fiyatlar genel düzeyinde ortaya çıkan sürekli artış demektir. Bu basit tanımı
ayrıntılarıyla bir kez daha ortaya koyalım: (1) Ele alınacak olan fiyatlar
genel düzeyidir. Yani tek tek fiyat artışları enflasyon olarak tanımlanamaz.
(2) Fiyatlar genel düzeyinin sürekli bir artış içinde olması gereklidir.
Yani, bir veya birkaç malın fiyatının sürekli artış göstermesi, ya da bütün
malların bir defa artış göstermesi enflasyon değildir.
Kaynaklarına göre
sınıflandırıldığında iki çeşit enflasyon vardır: (1) Talep Enflasyonu, (2)
Maliyet Enflasyonu. Toplam talep düzeyinin arzı aşarak sürekli fiyat
yükselmesine neden olması halinde talep enflasyonu ortaya çıkar. Bir başka
deyişle talep enflasyonu tüketim harcamalarındaki artıştan, bu da genellikle
para arzının yükselmesinden kaynaklanır. Üretimde girdi olarak kullanılan mal
ve hizmetlerin maliyetlerinde ortaya çıkan artışlar sonucunda fiyatların
sürekli artış içine girmesi halinde ise maliyet enflasyonu meydana gelir.
Maliyet enflasyonu, ücret-gelir çekişmesi, yerli ve ithal girdi malları
(petrol gibi) fiyatlarının yükselmesi gibi nedenlerle oluşur.
Deflasyon
Deflasyon en kısa tanımıyla
fiyatlar genel düzeyinde sürekli düşüş halidir. Bu durumda paranın satınalma
gücü yükselir. Burada dikkat edilmesi gereken konu fiyat düşüşünün genel
olması ve süreklilik göstermesidir. Bir başka ifadeyle bir ya da iki malın
fiyatının düşmesi ya da bütün malların fiyatının bir defaya özgü olarak
düşmesi deflasyon olarak tanımlanamaz. Yılbaşında eğer 100 TL’ye alınan
malların aynısını yılsonunda 90 TL’ye alıyorsanız o zaman paranızın satınalma
gücü artmış demektir.
İlk bakışta olumlu bir ekonomik
durum gibi görünen deflasyon aslında enflasyondan çok daha önemli bir
ekonomik krizin ifadesidir. Japonya oldukça uzun süreli bir deflasyonist
dönem yaşamıştır.
Deflasyonist eğilimler devam
ederse üretici üretimden vazgeçer ve bu kez ekonomi büyüyememe kriziyle karşı
karşıya kalabilir. 2008 yılında başlayan küresel kriz (büyük resesyon) birçok
ülkede deflasyonist eğilimlerin doğmasına yol açmış ve birçok ülke bu sorunu
aşabilmek için talebi, yani tüketimi canlandırmaya yönelik genişletici maliye
ve para politikası uygulamak zorunda kalmıştır.
Resesyon
Resesyon ekonomide küçülme
halidir. Bununla birlikte ekonomide bir çeyreklik dönemde yaşanacak bir
küçülme hali resesyon olarak tanımlanmamaktadır. Genel olarak ekonomik
faaliyetlerin daralması, küçülmesi olarak ifade edilse de son yıllarda çok
daha spesifik bir tanımlama getirilmiştir. Buna göre eğer bir ekonomide üst
üste iki çeyrek GSYH küçülmesi yaşanmışsa o ekonomide resesyon söz konusu
demektir.
Resesyon bazı hallerde iki çeyrek
sonrasında sona erebileceği gibi bazı hallerde daha uzun süreli olabilir. Bir
ekonominin resesyondan iki çeyrek sonunda çıkmasına V tipi çıkış, daha uzun
bir sürede çıkmasına ise U tipi çıkış adı veriliyor. Eğer ekonomi resesyondan
çıkışa geçtikten sonra yeniden küçülmeye girmişse o zaman da buna W tipi
resesyon ya da çift dipli resesyona adı veriliyor.
2008 yılında başlayan küresel
krizde çeşitli ülkelerde resesyon tiplerinin hemen hepsiyle karşılaşıldı.
Örneğin Türkiye V tipi resesyon yaşadı. Buna karşılık İngiltere’nin küresel
krizde yaşadığı küçülme W tipine daha yakın bir resesyondur.
Depresyon
Bir ekonomide ekonomik
faaliyetlerin uzun süreli olarak aşağı yönlü olması depresyon olarak
adlandırılıyor.
Depresyon ile resesyonu
birbirinden ayıran iki önemli nokta vardır: (1) Resesyon ekonomik
faaliyetlerde daha kısa süreli bir küçülme halidir. Genellikle iki çeyrek ile
birkaç yıl arasında sürer. Depresyon daha uzun süreli bir çöküşü ifade eder.
Örneğin İngiltere ve ABD’de Uzun Depresyon (1873 – 1896) neredeyse çeyrek
yüzyıl sürmüştür. ABD’de Büyük Depresyon (1929 – 1933) 5 yıl sürmüştür. (2)
Resesyonda GSYH küçülmesi daha düşük düzeydedir. Bazı iktisatçılara göre
GSYH’daki küçülmenin depresyon olarak kabul edilmesi için yüzde 10 dolayında
bir küçülme olması gerekir.
ABD’de Büyük Depresyon süresince
GSYH neredeyse yarı yarıya düşmüştür. 1929’da 103,6 milyar dolar olan GSYH,
depresyonun son yılı olarak kabul edilen 1933 yılında 56,4 milyar dolara
gerilemişti.
Stagflasyon
Bir ekonomide enflasyon olgusu
yaşanırken ekonomi büyümüyorsa o ekonomide stagflasyon (enflasyon içinde
durgunluk) hali var demektir.
1974 yılında yaşanan petrol şoku
birçok ülkede stagflasyon olgusunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Ekonomik krizlerin başa çıkılması
zor olanlarından birisi budur. Eğer ekonomi enflasyon içinde büyümeye devam
etse bir miktar büyümeden fedakarlık ederek enflasyonu düşürmek daha kolay
olabilirdi. Oysa stagflasyonda bir yandan enflasyonla mücadele edecek bir
yandan da ekonomiyi canlandıracak bir ekonomi politikası biçimlendirmek
gerekir ki bu çok kolay bir iş değildir. Çünkü bu iki politika genelde
birbiriyle çelişen politikalardır. Bu durumda iki hedefi de tutturamayacak
bir politika arayışı içine girmektense bir seçim yaparak önceliği bu iki
hedeften birisine vermek daha uygun olabilir.
Slumpflasyon
Bir ekonomide enflasyon olgusu yaşanırken
ekonomi küçülüyorsa o ekonomide slumpflasyon (enflasyon içinde küçülme) hali
var demektir.
Ekonomik krizlerin en zoru budur.
Çünkü burada bir yandan enflasyonu düşürmeye uğraşırken bir yandan da
ekonominin küçülmesini önce durdurmaya sonra da büyümeye döndürmeye yönelik
bir ekonomi politikası uygulamak gerekmektedir. Makroekonomik hedeflerin ve
politika araçlarının birbiriyle çelişkisi en fazla burada ortaya çıkar. Bir
yandan enflasyonu düşürmek, bir yandan büyümeye geçmek, bir yandan bunlara eşlik
etmesi büyük olasılık içinde olan işsizlik artışını engelleyip istihdamı
artırabilmek birbiriyle çelişen hedeflerdir.
Kriz hallerinin kötüden daha az
kötüye sıralanması
Buraya kadar anlattığımız
krizlerin en kötüden daha az kötüye doğru sıralanması şöyledir:
1.Slumpflasyon, 2.Depresyon, 3.Resesyon, 4.Deflasyon, 5.Stagflasyon,
6.Enflasyon
Bu sıralamada uygulanacak ekonomi
politikasının zorluğu dikkate alınmıştır. En zor politika slumpflasyon için
oluşturulacak politikadır. Çünkü bir yandan ekonomik küçülmeyle bir yandan da
enflasyonla mücadele etmek gerekecektir ki bu iki mücadelede kullanılacak
araçlar çoğu kez birbirinin aleyhine çalışır.
Bunların bir bölümü çoğu kez bir
arada olabilir ya da zaman içinde birinden ötekine dönüşbeilir. Örneğin
slumpflasyonda enflasyonla resesyon birlikte görünür. Başlangıçta resesyon
olarak başlayan bir kriz derinleştikçe depresyona dönüşebilir. Enflasyonla
büyüme bir arada giderken büyümenin durmasıyla birlikte stagflasyon ortaya
çıkabilir.
Ekonomik krizlerle mücadelede
ekonomi poitikası
Ekonomik krizlerle mücadele için
çeşitli ekonomi okullarının farklı görüşleri vardır. Örneğin Keynesyen ekole
bağlı iktisatçılar resesyonun toplam talepteki yetersizlikten kaynaklandığını
düşünürler ve o nedenle de kamu harcamalarının artırılması yoluyla maliye
politikası önlemlerine ağırlık verilmesini önerirler. Resesyon konusunda aynı
yönde yani talep yetersizliği yönünde teşhis koyan Monetaristler ise para
arzının genişletilmesinin daha doğru olacağı görüşünü ileri sürerler. Arz
yönlü ekonomi okulu üyesi iktisatçılar konunun arz yetersizliğinden
kaynaklandığını ve o nedenle arzı artıracak biçimde vergi indirimleri
uygulanmasını önerirler.
Ekonomik krizlerde hangi ekonomi
politikasının seçilip uygulanacağı konusu krizin çeşidine, derinliğine ve
ülkenin ekonomik ve sosyal koşullarına yakından bağlıdır. Bazı hallerde
maliye politikası bazı hallerde para politikası bazı hallerde heterodoks
ekonomi politikası araçlarının devreye sokulması gerekebilir. Bazı hallerde
bu politikaların hepsini bir arada birbirini destekleyecek biçimde uygulamak
gerekebilir.
Öte yandan bu gibi ekonomik
krizlerde beklentilerin olumsuz görünümden olumlu görünüme çevrilebilmesi de
büyük önem taşır. Bu gibi durumlarda beklenti yönetimi etkin bir politika
aracı olarak kullanılabilir.
|
- Mahfi Eğilmez
Kaynak: View article...
Etiketler:
deflation,
depression,
economical crisis,
mahfi eğilmez,
slumpflation,
stagflation
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

