Birkaç saat sonra Varşova uçağına
bineceğim ve doğrusunu söylemek gerekirse hayli heyecanlıyım. Uçuş yüzünden
değil. Varşova yüzünden de değil, kente şimdiye kadar en az on kez gitmişliğim
var. Heyecanlıyım çünkü bu sefer, evime gidiyorum. Doğru, ferah bir ev olduğu
söylenemez. Hayli dar aslında, hatta dünyanın en dar evi anladığım kadarıyla;
ama olsun, 122 santimetre genişliğinde bir ev evdir yine de. Çok heyecanlıyım
çünkü ailemin yetmiş yıldan uzun süredir Varşova’da bir evi olmadı.
Annem 1934 yılında Varşova’da doğdu. Savaş
çıktığında annem ve ailesi gettoda yaşamaya başlamışlar. Henüz çocuk olan annem
anne babasına ve küçük erkek kardeşine destek olmanın yollarını bulmuş. Çocuklar
büyüklerin geçemeyeceği kadar küçük aralıklardan gettonun dışına
sızabiliyorlarmış. Annem savaşta annesini ve küçük erkek kardeşini kaybetmiş.
Ardından babasını da kaybedince dünyada tek başına kalmış.
Bir keresinde, yıllar önce, annesi
öldükten sonra babasına artık mücadele etmek istemediğini, hayatta kalmayı
umursamadığını söylediğini anlatmıştı bana. Babası ona hayatta kalması
gerektiğini söylemiş. “Naziler,” demiş, “ailemizin adını ülkeden silmek istiyor
ve adımızı yaşatabilecek tek insan sensin. Varşova sokaklarında yürüyen herkes
adımızı bilsin diye.” Kısa bir süre sonra da ölmüş. Savaş bittiğinde annem
Polonya’da bir yetimhaneye gönderilmiş, oradan Fransa’da bir yetimhaneye, oradan
da İsrail’e. Hayatta kalarak babasının isteğini yerine getirmiş. Aileyi ve
adlarını yaşatmaya devam etmiş.
Kitaplarımın çevirileri yayımlanmaya
başladığında yazar olarak başarı kazandığım ilk iki ülke, şaşırtıcıdır, Polonya
ile Almanya oldu. Daha sonra, annemin yaşam öyküsüne uygun olarak, bu ülkelere
Fransa da katıldı. Annem Polonya’ya hiçbir zaman dönmedi, fakat doğduğu ülkede
başarılı olmamı çok önemsiyordu, İsrail’deki başarımdan bile daha fazla. Lehçeye
çevrilmiş ilk öykü derlememi okuduktan sonra, “Sen İsrailli bir yazar değilsin.
Sürgünde bir Polonyalı yazarsın,” dediğini hatırlıyorum. Bütün bunlar doğruysa,
birkaç saat sonra, evime gidiyor olacağım. Dar bir ev ve orada sadece birkaç gün
kalacağım, fakat ön kapısında üstünde KERET’İN EVİ yazan kocaman bir levha var
ve oraya vardığımda annemi arayıp ona evimde olduğumu bildireceğim.
Üç yıl önce Polonyalı mimar Jakub Szczesny
beni aradı ve telefonda Varşova’da benim için bir ev inşa etmek istediğini izah
etti; dünyanın en dar evi. O zaman bunun çılgınca bir fikir olduğunu düşündüm.
Jakub’un koyu Lehçe aksanlı İngilizcesini de hesaba katınca bunun
arkadaşlarımdan biri tarafından tasarlanmış bir telefon şakası olması
gerektiğine karar verdim. Birkaç hafta sonra Jakub İsrail’e geldi ve onunla yüz
yüze görüştüğümde gayet ciddi olduğunu idrak ettim. Fikir benim öykülerimle aynı
ebatta bir ev inşa etmekti; olabildiğince minimalist ve küçük. Jakub, Chlodna
Caddesi 22 numaradaki iki evin arasındaki kullanılmayan boşluğu ilk gördüğünde
oraya bir şey inşa etmesi gerektiğini hissetmişti. Buluştuğumuzda bana üç katlı,
dar bir evin planını gösterdi.
Görüşmemizden sonra evin bilgisayar
simülasyonunu alıp anneme gösterdim. Annem caddeyi görür görmez tanıyarak beni
hayrete düşürdü; dar ev, bütünüyle rastlantısal bir biçimde, küçük gettoyu büyük
gettoya bağlayan köprünün bulunduğu noktaya inşa edilecekti. Annem ailesine
gizlice yemek götürürken Nazi askerlerinin orada kurduğu barikatı aşmak
zorundaymış. Üstünde bir somun ekmekle yakalanacak olursa onu oracıkta
öldüreceklerini biliyormuş. Şimdi, yetmiş iki yıl sonra, aynı noktada bir evimiz
olacak. Israrcı bir küçük ev; fotoğrafta tarih ona yer bırakmamış gibi
görünüyor, fakat yine de kendini araya sıkıştırmış, bir zamanlar bu kentte bir
aile yaşadı demek istermiş gibi. O aile orada değil artık, fakat önümden geçen
herkes bir an için durup benim dar, meydan okuyan evimin kapısındaki levhaya
bakacak ve o ailenin adını anımsayacak.
-Etgar Keret
Kaynak: sireninsesi.blogspot.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder