18 Mart 2013 Pazartesi

Güney Rum Kesimi 'nin Kurtarılması


 Geçtiğimiz altı ay içinde, global piyasalarda Avrupa krizinin geride kaldığı fiyatlandı. Haftasonu AB’nin G. Kıbrıs için aldığı bazı kararlar, bu düşüncenin doğru olup olmadığını görmemiz için bir test niteliğinde. İlk olarak piyasalarda satış görülecektir, ancak bu satışların uzun süreli olmayacağını düşünüyoruz. Yurtiçi piyasalarda da yine kısa süreli bir olumsuzluk bekliyoruz.

Cumartesi günü sabah karşı alınan bir karar ile AB Maliye Bakanları, Güney Kıbrıs’ın kurtarılması için sağlanan yardıma, daha önce görülmemiş bir şart koştular. Buna göre G.Kıbrıs’a €10 mlr yardım sağlanacak, ancak bankalardaki tüm mevduatlara vergi konulacak. Uygulama nedeniyle bugün ve yarın G. Kıbrıs’ta bankalar kapalı olacak, Çarşamba günü ise mevduat sahipleri hesaplarını %6.75-%9.9 oranlarında azalmış bulacaklar.

G. Kıbrıs bu duruma nasıl geldi?

G. Kıbrıs’ın toplam nüfusu 1.1 milyon kişi. Bankacılık sisteminin yükümlülükleri, G. Kıbrıs ekonomisinin 8 katı. Bu oranda AB ortalaması 3,5.

G. Kıbrıs son 1.5 yıldır uluslararası piyasalardan borçlanamıyor. 2011 yılında yakın müttefiki Rusya, ülkeye €2.5 mlr yardım sağladı ve ülke ekonomisi bu sayede ayakta kaldı. Ancak Yunanistan’daki tahvil saç traşı (haircut), Yunan banka tahvillerine riskleri son derece yüksek olan G. Kıbrıs bankalarının sermayelerini de tehlikeye attı. Böylece 2012 yılı yaz aylarında G. Kıbrıs Rum Yönetimi AB ve IMF’ten resmen yardım istemek zorunda kaldı. Ülkenin toplam fon ihtiyacı €17 mlr olarak hesaplandı. Ancak bu yardım ile G. Kıbrıs’ın borç/GSYH oranı %92’den %145’e çıkmış olacaktı. AB bu yüzden yardım fonunu (ESM) kullanarak, doğrudan ülke bankalarının sermayelerini artırmayı düşündü. Böylece, G. Kıbrıs’ın kamu borcu artmamış olacaktı.

Yardımın detayları neler?

Yardımın detayları aslında tek bir konu dışında klasik reçetelere dayanıyor:
·         G. Kıbrıs özelleştirmelere hız verecek
·         GSYH’nin %4.5’i kadar bütçe tasarrufu yapılacak.
·         Sermaye gelirlerine uygulanan stopaj artırılacak
·         Bankalar yeniden yapılandırılarak sermayeleri güçlendirilecek
·         Kurumlar vergisi artırılacak
·         Şu ana kadar uygulanan kurtarma planlarında olmayan unsur ise mevduata vergi konulması. €100 bin altındaki mevduatlara %6.75, €100 bin üzerindeki mevduatlara ise %9.9 vergi uygulanacak. Mevduat sahiplerine, vergi olarak alınan tutarlar kadar banka hissesi verilecek. Böylece, G. Kıbrıs’a yapılacak €10 mlr yardıma ek olarak €5.8 mlr sağlanmış olacak.
·         Tüm bu yardım planı Nisan ayının ortasında AB tarafından onaylanacak ve ardından ulusal parlamentolarda da onaylanması gerekecek.
·         ECB mevcut uygulamaları ile G. Kıbrıs bankalarını fonlamaya devam edecek.
·         Şimdilik IMF’in yardıma katkıda bulunup bulunmayacağı belli değil.
·         Tahvil yatırımcılarına ek bir vergi ya da saç traşı (haircut) uygulanması konusu da tamamen olasılık dışı değil.
·         G. Kıbrıs parlamentosu bugün toplanarak bu kurtarma planını oylayacak. İktidar partisinin 56 koltuktan sadece 20’sine sahip olması nedeniyle, muhalefetten destek gelmez ise planın onaylanmaması riski bulunuyor.
Mevduata vergi nereden çıktı?

Aslında G. Kıbrıs ekonomisi, tüm AB ekonomisinin sadece %0,2’si. Bu açıdan G. Kıbrıs’ın tamamen iflasına izin verilmesi bile AB üzerinde önemli bir etki yaratacak boyutta değil gibi görünüyor. Ancak sorun maalesef göründüğünden çok daha büyük. Ülkenin finansal sektörü, ülke ekonomisinin 5 katı.

G. Kıbrıs’ta da, AB genelinde olduğu gibi €100 bine kadar olan mevduatlar garanti altında. Yetkililere göre mevduat sahiplerinin de bu yardım planına dahil edilmesi, ülkenin ayakta kalabilmesi için tek çare. Mevduata konan verginin amacı, G.Kıbrıs’ın vergi tabanını genişletmek olarak açıklanıyor.

Ülkenin bankalarının, €5.8 milyarlık mudi katkısı olmadan kurtarılması ülkenin ekonomine denk bir kurtarma paketi demek ve bu da IMF açısından bile sorunlu bir kurtarma anlamına gelecekti. AB yetkililerine göre bu durum istisnai ve bu yüzden özel önlemlere başvuruldu.


Sorun çözerken yeni bir sorun yaratma – Avrupa stili!

Geçtiğimiz yıllarda AB yetkilileri bankaların içinde bulundukları darboğaza rağmen mevduat sahiplerinin, hiç bir şekilde etkilenmemesi için yoğun çaba sarf etmişlerdi. Mevduat sahiplerinin zarar etmesi durumunda tüm kıtadan yoğun mevduat çıkışlarının başlayacağından korkulmuştu.

Ülkenin kurtarılması karşılığında mevduat sahiplerine vergi konulması şimdiye kadar görülmemiş bir uygulama. Bu nedenle, etkilerini kestirmek güç. Ancak piyasaları korkutan ilk konu, bu uygulamanın diğer sorunlu Avrupa ülkeleri için bir örnek teşkil etmesi olasılığı ve bunun bu kez bankalardan mevduat çıkışına yol açması olasılığı.

Farklı muamelenin sebebi sadece ekonomik mi?

G. Kıbrıs’a sağlanan yardımın, öncekilere göre şekil değiştirdiği açık. Artık sorunlu ülkelerin başta Almanya olmak üzere sağlam AB ekonomileri tarafından finanse edilmesi uygulaması vergi mükelleflerinin ciddi tepkisi çekmeye başladı. Yunanistan örneğine bakalım: Birkaç kez yardım sağlanmasına rağmen, Yunan ekonomisi bu yardım karşılığı taahhüt ettiği hedefleri bir türlü yakalayamıyor. Bu da özellikle Alman kamuoyunda, Yunanlıların Alman parası ile har vurup harman savurduğu gibi bir algılamaya yol açıyor. Bu yüzden bir ülkeye sağlanan yardımlara karşılık bundan sonra, o ülke vatandaşlarının öncekilere göre çok daha fazla fedakarlık yapmaları istenecek gibi görünüyor. G. Kıbrıs bu düşünce değişikliğinin ilk adımı.

Siyasi duruşa ek olarak bir de kara para meselesi var: Yeni vergiler sadece G. Kıbrıs vatandaşlarını değil, bu ülkede mevduatı olan zengin Rusları ve İngiliz vatandaşlarını da etkileyecek. Ülkedeki mevduatların çoğu varlıklı Ruslara ait. Rusya’nın aktif büyüklüğü açısından ikinci büyük bankası olan VTB’nin G. Kıbrıs’ta $13.8 milyar riski bulunuyor. Rus vatandaşlarının G. Kıbrıs’taki toplam mevduatı ise €18 mlr civarında. Mevduata uygulanan vergide herhangi bir ülke ayrımı gözetilmemesi, bir anlamda, G. Kıbrıs’ın vergi cenneti olarak kullanıldığının kabulü ve buradaki mevduattan yapılacak kesintiye gelecek itirazların da ısrarcı olmayacağı düşüncesi.

Aşağıdaki grafikte mavi çubuklar G. Kıbrıs, mavi çubuklar ise diğer milliyetten yatırımcıların mevduatlarını gösteriyor.
  
G. Kıbrıs’ın bu şekilde kurtarılması neden riskli?
1.     Mevduat sahiplerinin bir anda işin içine sokulması, AB içinde güven unsurunu ortadan kaldırıp bulaşma riskini (contagion) yine gündeme getirecek. Bu durum, sorunlu AB ülkeleri kadar, Doğu Avrupa bankacılık sistemi üzerinde de kendini gösterebilir.
2.     Bu kez tahvil yatırımcılarına dokunulmamış olması ve G. Kıbrıs bankalarının dış operasyonlarının bu vergiden muaf tutulması etik sorular doğuruyor. Ancak G. Kıbrıs’ın sadece €2 mlr tutarında tahvili olduğunu, yani bunlara uygulanacak bir saç traşının, gerekli fonu sağlama açısından faydasız olacağını da belirtelim.
3.     Mevduatlara getirilen vergi ile mevduat güvencesi fiilen anlamsız hale gelmiş oluyor. Yani küçük yatırımcılara verilen “korunma” sözü tutulmamış oluyor. Bu kısa vadede G. Kıbrıs’ta, orta vadede ise tüm Avrupa’da siyasi sonuçlar yaratacaktır.
Piyasalarda ne beklemeli?

Görüleceği üzere bu gelişmeler birçok soru işareti yaratmış durumda. “Cin şişeden çıktı” ve bu da bu sabah piyasalarda gördüğümüz satışların ana nedeni. Yine de piyasalarda panik görmemize yol açacak bir durum yok. İlk aşamada İspanya ve İtalya bankacılık sektöründen bir mevduat çıkışı olup olmadığını ve bu ülke tahvil faizlerinin seyrini izleyeceğiz. Bu yönde olumsuz bir işaret gelir ise Avrupa borsalarında, özellikle banka hisseleri kaynaklı satışlar güçlenecek ve EUR değer kaybetmeyi sürdürecektir. Öte yandan ECB’nin piyasalarda görülecek karışıklık için hazırlıklı olduğunu ve herhangi bir nakit sıkışıklığına izin vermeyeceğini de belirtelim.

TL: Yurtiçinde paritedeki düşüş ile birlikte $/TL kurunda geçen hafta başlayan yükselişin sürmesini bekliyoruz. Ancak TL’nin döviz sepeti bazında önemli bir değişim sergilemiyor olması nedeniyle, 1.8150-1.8300 aralığında yeniden dövize satış geleceğini ve kurun bir süre daha 1.80 civarında dalgalanmaya devam edeceğini tahmin ediyoruz. Kuşkusuz 26 Mart’taki TCMB toplantısı, TL açısından en kritik konu olmaya devam edecek.

Faiz: Tahvil piyasasında bu hafta yapılacak 4 ihale nedeniyle satış baskısı korunacaktır. TL’de olduğu gibi TCMB’nin fonlama tarafı ile ilgili vereceği mesajlar faizde kısa vadeli yönü belirleyecek. Bir süre daha verim eğrisinin dik şeklini koruyacağını ve kısa vadeli tahvillerin uzunlara göre daha cazip olmaya devam edeceğini düşünüyoruz.

İMKB : İtalya kaynaklı siyasi belirsizliğin ardından Güney Kıbrıs riskiyle karşı karşıya kalan hisse piyasalarında, haftanın ilk işlemlerinde söz konusu riskin fiyatlaması etkili olacaktır. Avrupa kaynaklı risklerin fiyatlanıyor olması, İMKB100 endeksi açısından devam eden yön arayışında destek seviyelerini gündeme getirmesi beklenmelidir. Şu aşamada G.Kıbrıs risk fiyatlamasının, ülke ekonomisinin Euro bölgesi içerisindeki payına paralel sınırlı kalması beklenebilir. Ancak Avrupa’da faizlerin seyri ve bölge bankacılık sektörü yakından izlenecektir. Sınırlı risk fiyatlaması paralelinde İMKB’de 82000 desteği haftanın ilk işlemlerinde öne çıkabilir. 82000 desteği üzerinde gelebilecek tepki alımlarının sürdürülebilir olması açısından 83000-84000 aralığının aşılması gerektiğini düşünüyoruz, bu takdirde zirve seviyeye yönelik fiyatlama destek bulabilir. Aksi halde yön arayışına bağlı olarak volatilite sürecektir. 82000 desteği altındaki gerilemelerde ise 81200 ve 80000 riskleri artacağından, bu yöndeki eğilimlerde Sat-Al stratejisi tercih edilebilir.

Kaynak: Garanti Yatırım Araştırma







6 Mart 2013 Çarşamba

ASIL OLAN “PARA” İSE GERİSİ TEFERRUATTIR

        Çin’in büyüme hedefini değiştirmemesi ve MB’larının parasal genişlemenin devam edeceğine dair inancın artması; dün, ABD borsa endekslerinde rekor seviyelere yükselişlere neden olurken, Avrupa borsalarında %2’yi geçen yükseliş oranlarına neden oldu. Tabii bu yükselişe ABD’den gelen olumlu ekonomik dataların da etki ettiğini eklemek de gerek.
        İtalya’da siyasi belirsizliğin hala çözülememiş olmasına, Euro Birliğinden gelen ekonomik dataların durgunluğa işaret etmesine rağmen MB’larından gelen sinyallerin parasal genişleme taraftarı olması piyasalarda coşkunun sürmesine neden oluyor. Zira parasal genişlemenin geçmişte borsalara yapığı etkilerini ve bu etkinin günümüzde de yaşanarak borsaları daha çok yükseltebilecek gücü olduğunu sürekli yazıyorum. Çünkü iktisada giriş kitaplarında anlatılan; arz ve talebin buluştuğu yere “fiyat” denmesi, günümüzde; parasal arzın artmasının, aynı hızda artmayan hisse senedi ve emtia fiyatlarında artışa neden olacağını net şekilde ifade ediyor.
       İçeride ise; bankalara Rekabet Kurumu’nun yüksek ölçekli bir ceza vermeyebileceğine dair oluşan kanı, Bakan Babacan’ın benzer söylemi ile birleşince İMKB’de yükselişi getirdi. Tabii İmralı süreci olarak adlandırılan Kuzey Irak petrollerinin Avrupa’ya taşınması için bölgenin güvenli hale getirilmesi sürecine dair olumlu beklentileri de eklemeden geçmemek gerek. Ayrıca dün açıklanan ve TCMB’nın son dönemdeki politikalarında büyük önem verdiği reel efektif kur endeksinin 120,39’dan 119,69’a gerilemesi TL’de değerlenmeye neden oldu. BDDK verilerine göre 22 şubat haftasıda kredi artış hızının %19,3 ile son 7 ayın en yükseğine ulaştığı haberi de reel efektif kur endeksindeki gerilemenin de etkisiyle TCMB’nın faiz koridoru alt bandından yeni bir indirime ihtiyaç duymayabileceği beklentisini güçlendirdi. Bu beklenti TL’de değerlenmeye neden olan ana sebepti.
        Bu sabahın dikkat çeken haberi ise; Venezuella lideri Hugo Chavez’in 58 yaşında hayatını kaybettiği haberi. Uzun süredir kansere karşı tedavi gören Chavez’in yerine Başkan Yardımcısı ve siyasete atılmadan önce otobüs şöförü olan yine halkçı Nicolas Maduro geldi.
       1999 yılında Euro tedavüle çıktığında Venezuella, İran, Irak ve Suriye petrollerini Euro ile satacaklarını açıklamışlardı. Bu durum üzerine Irak işgal edildi, Suriye’nin durumu malum, İran nükleer çalışmalar bahane edilerek baskı altında tutuluyor. Chavez’e ise 2002’de darbe girişimi yapıldı. Ama başarılı olamadı. Bugün artık Chavez yok ama İran ve Suriye hala ABD doları için riskli.
        Unutulmasın ki son 100 yılda büyük devletleri büyük devlet yapan en önemli gelir kaynağı; parasal sistem üzerinden aldıkları, senyoraj haklarıdır. En kaba anlatımla; sıfır faizli borçlanma senedi olan PARA, ne kadar kullanılırsa o kadar faizsiz borçlanma yapılıyor demektir. Hele bir de enflasyon varsa o PARA’nın sahibi getiri bile sağlar. Eğer o PARA dünya üzerinde muteber bir para ise; sadece o paranın yaratılması maliyeti ile dünyanın her yerinden her türlü mal ve hizmeti alabilir. Örneğin Türkiye 100 dolarlık petrol almak için 100 dolarlık gelir elde etmesi gerekirken, ABD’nin dolar basması yeterli. İşte en kaba anlatımı ile bu duruma iktisatta “senyoraj hakkı” deniyor. Bu hakkı kaybettirmemek için ABD petrolümü euro ile satacağım diyenleri “iknaya” çalışıyor. Diğer yandan “Euro neden hala çok değerli?” diye soranlar için de aynı hikaye geçerli. Çünkü muazzam kamu borçlarını çevirmek zorunda kalan Euro Birliği ülkeleri Euro’ya talep yaratırlarsa; paranın yukarıda yaptığım tanımı gereği, sıfır faizle borç almış olurlar. Bunu da FED’den biraz daha fazla (aslında FED’in üç katı ama fark sadece 50 baz puan) bir faiz getirisi ile yaparak sağlıyorlar.
      Sözü çok uzattım yine ama tekrara da düşmek istemiyorum, çünkü bugün de İtalya, FED tutanakları diyerek bültene başlamak beni bile sıkıyor ki okuyucuyu niye sıkmasın. Belki bir kaç bültende bir aynı şeyleri sürekli hatırlattığım ya da unutulmamasını istediğim bu tekrarlar ile anlaşılıyordur. Zira temelde oyunun kuralını belirleyen; likidite musluklarının durumu ve parasal sistemdeki genel görünüştür. Gerisi; sadece bir kaç gün piyasalara etki etmesi muhtemel, teferruattır.

-Nuri Sevgen

4 Mart 2013 Pazartesi

Yemekhane

Masaya yatıralım,” dedi en iyi arkadaşım Uzi. “Yazmak güzel bir şey. Bir tür hobi, dağcılık ya da bisiklete binmek gibi yararlı olmasa da… Zararlı olduğu da söylenemez. Sen neredeyse yirmi yıldır yazıyorsun ve azmine saygı duyuyorum, fakat artık bakmak zorunda olduğun bir çocuğun ve ödemen gereken ev taksitlerin olduğuna göre, kendine yeni bir iş bulmanın zamanı geldiğini düşünmüyor musun?”
Uzi ile evimin yakınındaki humusçuda oturuyoruz. Ben humusu pideyle kaşıklıyorum. Uzi kendininkini çatalla yiyor. Bu aralar perhiz yapıyor ve pide, çikolata, bira ve milyon şey daha kara listesinde. 140 kiloya gelmişsen olacağı budur. Yıllarca hamburger ve pizza ile beslenmişsen ödeyeceğin bedel de ağır ve sancılı olur. Humusu yemediğinde Uzi ona çatalının sivri dişlerini batıyor. Perhizinin öfkesini zavallı tabaktan çıkarıyor.
“Yapman gereken,” diye başlıyor Uzi yine, “bilgisayarında sözcüklerini yazdıktan sonra onları insanlara gönderip sanat eseri olduklarını iddia etmek, böylece–”
“Pekâlâ,” diyorum sözünü keserek. “Bana önemsiz şeyler yapıp bunun bir meslek olduğunu iddia eden işe yaramaz biri olduğumu söyleyerek hakaret ettiğin şu kısmı geçtiğimizi varsayalım.”
“Hakaret mi?” diyor Uzi, çatalını tabağındaki humusa öldüğünden emin olmak istermiş gibi bir kez daha saplayarak. “Bana kel yağ tulumu dersen bu hakarete girer. Fakat bugüne dek hayatını meslek karşıtı bir şey yaparak kazanabilmiş olduğunu söylemek, hakaret değil, aksine iltifattır.”
“Pekâlâ,” diyorum, “tamam, kel yağ tulumu, iltifatın için çok teşekkür ederim. Şimdi meselenin özüne dönelim. Aklında somut bir şey var mı, yoksa bu özellikle bulanık geyik çorbasına öylesine kaşık mı daldırıyorsun?”
“Bana kel yağ tulumu dediğine inanamıyorum,” diyor Uzi.“Bana, ilkokuldan beri en iyi arkadaşına? Yaraladın beni, evet yaraladın. Kilo sorunu olan, bunu aşmak için bütün cesareti ve iradesiyle savaş veren, içinde hapsolduğu küçük hücreden kaçıp özgürlüğüne kavuşmak için kalın kalori duvarında küçük bir kaşıkla tünel açmaya çabalayan bir insanı yaraladın. Öyle basit bir yara da değil bu, ölümcül bir yara. Perhizim başarısız olursa -bu olasılığı göz ardı etmiyorum- bunun sorumluluğun ağırlığı sıska omuzlarına binecek.”
“Hadi, Uzi,” diyorum. “Bütün bu anlamsız tartışmanın arkasında kötü bir öneri yattığını biliyorum, onun için, uzun ve güzel arkadaşlığımızın selameti için, bir an için sızlanmayı bırakıp baklayı ağzından çıkarmaya ne dersin?”
“Bir restoran,” diyor Uzi ve gözleri ışıldıyor. “Birlikte bir restoran açıyoruz.”
“Ama sen yemek pişirmeyi bilmiyorsun,” diyorum. “Ben de bilmiyorum.”
“Ne ilgisi var? Kuzenim Ziv’in Mazda bayiliği var, fakat araba kullanmayı bilmez.”
“Ziv’i tanıyorum,” diyorum, “araba kullanmayı bilmeyebilir, fakat arabalardan anlar.”
“Ne yani, biz yemekten anlamıyor muyuz? Bunu mu söylemek istiyorsun?” diyor Uzi, alınmış gibi.
“Evlenmeden önce yaşadığım dairede ocağım bile olmadığını ve mutfak eşyalarımın bir kaşık, konserve açacağı ve çok sayıda Heinz fasulye konservesinden ibaret olduğunu düşünürsen, bana hak vermen gerekir.”
“Peki,” diyor Uzi, “ne yapacağım biliyor musun? Çok istediğim halde seninle tartışmayacağım. Çünkü haklı olduğunu biliyorum.”
“Bu seni şimdiye kadar hiç engellemedi.”
“Doğru,” diye devam ediyor Uzi. “Fakat bu kez gerek yok.Çünkü zihnim bu restoran konusuna bir Japon judocusunun rakibine saldırdığı gibi saldırdı. Zaafımızı avantaja çevirecek bir konsept geliştirdim.”
“Anlat.”
“Tamam,” diyor Uzi, sonra diyet kolasından bir yudum içip derin bir soluk alıyor. “Bir karargâh yemekhanesi hayal et. Uzun masalar, rahatsız plastik iskemleler, kullanılmaktan solmuş kırmızı ve mavi tabaklar, flüoresan lambalar.”
“Hayal ettim,” diyorum kısa bir aradan sonra, benden yanıt beklediğini fark ettiğimde
“Güzel,” diyor Uzi. “Öyleyse şu anda restoranımızı hayal ediyorsun. ‘Yemekhane: sivil ücretlere askeri yemek.”
“İyi de, öyle bir yerde kim yemek ister ki? Herkes asker yemeğinin ne kadar kötü olduğunu bilir.”
“Olabilir,” diyor Uzi, “fakat yemekhaneyle ilintili anılarımız, öte yandan, harikuladedir. Bir düşün. Yemekhane neleri çağrıştırır: on sekiz yaşındayız, başımızda saç var, kilomuz normal, kız askerlerle birlikte oluyoruz. Şu anda sahip olmadığımız her şey. İnsanlar restoranlara yemek yemeye değil, daha güzel zamanları anımsamak için giderler, gençliklerini anımsamak için. Amerikalıların Hard Rock Cafe’leri var, bizim de Yemekhane’miz olacak, ortalıkta dolanıp sakal tıraşını olmayanlara bağıran çavuşlar falan işte, her şey.”
Susuyorum bir süre. Uzi’nin fikirleri kötü olduklarında onları çürütmeyi severim, fakat bu denli acınası olduklarında içimdeki en acımasız yan bile dizlerinin üzerine çöküp onları ya da onların sahibi olan kel kafayı küçük ve üzgün bir köpeği okşar gibi okşamak istiyor sadece.
“Bir düşün,” diyor Uzi. “Kahvaltıda irmikli mısır gevreği ile haşlanmış yumurta. Anılar üşüşmüyor mu zihnine? Beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edemezsin.”
“Öyle de olsa,” diyorum, “ben bu fırsatı tepeceğim galiba.”
“Fakat çocuğunu doyurman gerekiyor,” diyor Uzi. “Ona bakmak için bir şeyler yapmak zorundasın.”
“Bilmiyorum. Belki bir köşe yazarım, İnternet için.”
“Pekâlâ,” diyor Uzi, “şahsen bana internetten gına geldi, fakat diyelim ki seni bu konuda destekliyorum. Neye dair yazacaksın?”
“Bilmiyorum,” diyorum, omuz silkip garsona hesabı getirmesini işaret ederek. “Bulurum bir şeyler.

-Etgar Keret