28 Şubat 2013 Perşembe
Interview Level: Heineken
22 Şubat 2013 Cuma
Führer
Etrafı ajanlarla sarılı Amerika birleşik devletler başkanı arabasına bindi ve arka koltuğa oturdu. Karanlık,
silik bir sabahtı. Kimse tek kelime etmemişti. Bir süre yol aldılar, önceki
gece yağan yağmurdan hala ıslak asfaltta lastiklerin sesi duyuluyordu. Her
zaman yaşanan sessizlikten daha tuhaf bir sessizlik vardı limuzinde.
Bir süre sonra başkan konuştu:
“hey, bu yol havaalanına
gitmez.”
Ajanlar cevap vermediler. Başkan
için bir tatil programlanmıştı. Kendi evinde iki hafta. Özel uçağı hava alanında
bekliyordu.
Yağmur çiselemeye başladı. Yine
yağacak gibi görünüyordu. Başkan dahil herkesin üstünde ağır paltolar, başlarında
şapka vardı. Arabanın olduğundan daha dolu görünmesine neden oluyordu. Soğuk ve
kesintisiz bir rüzgar esiyordu dışarıda.
“şoför,” dedi başkan, “sanırım
yanlış yola girdin.”
Şoför cevap vermedi. Ajanlar
önlerine bakmaya devam ettiler.
“baksanıza,” dedi başkan,
“biriniz şuna havaalanına giden yolu tarif eder mi?”
“havaalanına gitmiyoruz,” dedi
başkan‟ın solundaki ajan.
“havaalanına gitmiyor muyuz?”
Diye sordu başkan.
Ajanlar yine cevap vermediler.
Çiseleyen yağmur sağnağa dönüşmüştü. Şoför silecekleri çalıştırdı.
“nedir bu?” Diye sordu başkan,
“neler oluyor?”
“haftalardır yağıyor,” dedi şoförün
yanında oturan ajan, “biraz güneş görsem çok sevineceğim.”
“evet, ben de,”dedi şoför.
“yolunda gitmeyen bir şeyler
var,” dedi başkan. “açıklama talep ediyorum.”
“hiçbir şey talep edecek
konumda değilsin artık,” dedi başkan‟ın
sağında oturan ajan.”
“yoksa?”
“evet, öyle,” dedi ajan.
“suikast mı?” Diye sordu başkan.
“hayır. Suikastların modası
çoktan geçti.”
“ne öyleyse?”
“lütfen. Tartışmama emri
aldık.”
Birkaç saat boyunca yol
aldılar. Yağmur sürüyordu. Kimse konuşmamıştı.
“şimdi bir daire daha çiz ve
sap,” dedi başkan‟ın solundaki ajan, “takip edilmiyoruz, yağmur işe
yaradı.”
Araba boş alanda bir daire
çizdikten sonra dar bir orman yoluna saptı. Tekerlekler çamurlu yolda zaman
zaman patinaj yapıyor, lastikler yolu tekrar kavrayınca araba yola devam
ediyordu. Sarı yağmurluk giymiş bir adam elindeki el feneriyle arabayı açık bir
garaja yönlendirdi. Etrafı ağaçlarla çevrili izbe bir yerdi. Garajın solunda
Küçük
bir çiftlik evi vardı. Ajanlar arabaların kapılarını açtılar.
“in,” dediler başkan‟a. Başkan arabadan indi. Etrafta sarı yağmurluklu ve
el fenerli adamdan başka kimse olmamasına rağmen başkan‟ın etrafını sardılar.
“şu işi neden burada
bitirmediğimizi anlamıyorum,” dedi sarı yağmurluklu adam, “böylesi kesinlikle
daha riskli.”
“emirler,” dedi ajanlardan
biri. “o‟nu bilirsin. Her zaman sezgileri ile hareket etmiştir.
Şimdi eskisinden de fazla.”
“çok soğuk. Bir fincan kahve
içecek vaktiniz var mı? Kahve hazır.”
“çok düşüncelisin. Yol uzun
sürdü. Diğer araba hazırdır herhalde?”
“elbette. Tekrar tekrar
bakımdan geçti. Programın on dakika önündeyiz aslında. Yoksa kahve önermezdim.
Dakiklik konusunda ne kadar titiz olduğunu bilirsin.”
“pekala. İçeri girelim.”
Başkan‟ı aralarında tutarak çiftlik evine girdiler.
“şuraya otur,” dedi ajanlardan
biri başkan‟a.
“iyi kahve,” dedi sarı
yağmurluklu adam, “elde çekilmiş.”
Kahve servisini yaptıktan sonra
kendine de bir fincan koyup oturdu. Sarı yağmurluğu hala üstündeydi, sadece başlığını
çıkarıp fırının üstüne fırlatmıştı.
“oh,” dedi ajanlardan biri,
“kahve nefis.”
“süt ve şeker?” Diye sordu
ajanlardan biri başkan‟a.
“olur,” dedi başkan…
Eski araba pek geniş sayılmazdı
ama bir şekilde sığıştılar, başkan yine arka koltuktaydı… eski araba da çamurda
ve çukurlarda patinaj yapıyor, ama bir şekilde yola devam ediyordu. Sessizlik
hakimdi yine. Sonra ajanlardan biri sigara yaktı.
“lanet olsun, bırakamıyorum şu
mereti!”
“kolay iş değil, hepsi bu.
Takma kafana.”
“takmıyorum. Kendimden
iğreniyorum sadece.”
“boşver şimdi. Tarihi bir gün
bugün.”
“hem de nasıl!” Dedi sigara
içen.
Eski bir pansiyon binasının
önünde durup park ettiler. Hala yağıyordu. Bir süre arabada oturdular.
“pekala,” dedi şoförün yanında
oturan ajan, “indirin. Kimsecikler yok.”
Başkanı aralarına alıp kapıdan
soktular, üçüncü kata çıkardılar. 306 numaralı odanın önünde durup kapıyı
çaldılar. Şifre: bir vuruş, es, üç vuruş, es, iki vuruş…
Kapı açıldı, ajanlar başkan‟ı içeri soktular. Sonra kapıyı kilitleyip sürgüyü
taktılar. Üç adam bekliyordu içeride. İkisi elli yaşlarında. Üçüncü adamın üstünde
eski bir işçi gömleği, ona çok uzun gelen ikinci el bir pantolon, ayağında on
dolarlık buruşuk ve boyasız ayakkabılar vardı. Odanın ortasında salıncaklı
koltukta oturuyordu. Seksen yaşlarındaydı ama gülümsüyordu… ve gözleri hiç değişmemişti;
burnu çenesi, alnı da pek değişmemişti.
“hoş geldiniz, sayın başkan.
Tarihi, bilimi ve sizi uzun zamandan beri bekliyorum ve üçünüzde buradasınız,
tam planladığımız gibi, bugün…”
Başkan salıncaklı koltukta
salınan ihtiyara baktı. “aman tanrım! Sen…sen…”
“beni tanıdınız! Bazı yurttaşlarınız
benzerliğin şakasını yaparlardı, ben olduğumu anlayamayacak kadar aptaldılar…”
“ama
kanıtlanmıştı, sen…”
“elbette kanıtlanmıştı.
Sığınak: 30 nisan, 1945. Öyle olmasını istedik. Sabırla bekledim. Bilim bizden
yanaydı ama zaman zaman tarihi hızlandırmamız gerekti. Doğru adamı istiyorduk.
Doğru adam sizsiniz…diğerleri uygun değillerdi –benim siyasi felsefemden çok
uzaktılar…siz beklediğimiz adamsınız. Sayenizde her şey çok daha kolay olacak.
Ama dediğim gibi tarihi biraz hızlandırmak zorunda kaldık…yaşımı düşünürseniz…mecburdum…”
“yoksa…?”
“evet, başkan kennedy‟yi ben öldürttüm. Sonra da kardeşini…”
“ama ikinci suikasta ne gerek
vardı?”
“o genç adamın seçimi
kazanacağına dair bilgi vardı elimizde.”
“beni ne yapacaksınız? Bana bir
suikast yapılmayacağı söylendi…”
“sizi doktor Graf ve doktor Voelker ile tanıştırmak isterim izninizle…”
İki adam başkan‟ı selamlayıp gülümsediler.
“bana ne yapacaksınız?”
“lütfen. Bir dakikanızı rica
edeceğim. Adamlarıma birkaç şey sormam gerekiyor. Karl, benzer‟le her şey yolunda gitti mi?”
“sorun yok. Çiftlikten telefon
ettik. Benzer havaalanına tam vaktinde varmış, sonra da hava muhalefetinden
dolayı uçuşu yarına ertelediğini açıklamış. Sonra da arabayla dolaşmak
istediğini söylemiş…yağmurda arabayla gezmeyi sevdiğini…”
“ya sonra?”
“benzer ortadan kaldırıldı.”
“güzel. İşe koyulalım öyleyse.
Tarih ile bilimin buluşma zamanı geldi.”
Ajanlar başkan‟ı kaldırıp iki ameliyat masasının birine götürdüler.
Soyunmasını söylediler. Yaşlı adam diğer ameliyat masasına gitti. Doktor Graf
ile doktor Voelker ameliyat önlüklerini giyip hazırlıklarını yaptılar.
İki adamdan daha genç olan
ameliyat masasından kalktı. Başkan‟ın
giysilerini giydikten sonra kuzey duvarındaki boy aynasına baktı. Beş dakika
kadar seyretti kendini. Sonra döndü.
“mucizevi! Ameliyat izi bile
yok…nekahat süresi yok. Beyler, tebrikler! Nasıl yapıyorsunuz bunu?”
“biliyorsun Adolf,” dedi
doktorlardan biri, “son yıllarda tıp…”
“dur! Bana asla "Adolf" diye hitap edilmeyecek…zamanı gelinceye kadar
asla!...o güne kadar almanca konuşmak yok…ben şimdi Amerika devlet başkanıyım!”
“evet, sayın başkan!”
Sonra elini üst dudağına
götürdü:
“bıyığımın eksikliğini
hissediyorum ama!”
Güldüler.
Sonra sordu:
“yaşlı adama ne oldu?”
“yatağa yatırdık. Yirmi dört
saatten önce uyanmaz. Şu anda her şey…tüm ameliyat aletleri parçalanıp
eritildi. Tek yapmanız gereken buradan çıkmak.” Dedi doktor Graf. “ama…başkanım,
bana sorarsanız bu adamı ortadan…”
“hayır, size söyledim, o
zavallının teki artık. Çeksin o da benim gibi!”
Yatağa gidip adama baktı.
Seksen yaşlarında, beyaz saçlı bir ihtiyar.
“yarın
onun evinde olacağım. Karısı sevişmemden memnun kalacak mı acaba?” Küçük bir
kahkaha attı.
“kalacağından eminim, Führer…bağışlayın! Lütfen! Sevişmenizden çok memnun kalacağından eminim, sayın
başkan‟ım”
“Çıkalım öyleyse. Doktorlar
önden çıkıp yollarına gidiyorlar. Geri kalanlar…birer ikişer çıkıyoruz…sonra
araba değiştirilecek ve beyaz saray‟da
iyi bir uyku çekilecek.”
Beyaz saçlı yaşlı adam uyandı.
Odada yalnızdı. Kaçabilirdi. Yataktan kalkıp elbiselerini aramaya başladı.
Birden boy aynasında yaşlı bir adam gördü.
Hayır, diye geçirdi aklından,
aman allahım, hayır!
Kolunu kaldırdı. Aynadaki adam
da kolunu kaldırdı. Aynaya doğru yürüdü, yaşlı adam büyüdü. Ellerine baktı
–buruşuk, onun elleri değil! Ayaklarına baktı. Onun ayakları değil! Onun vücudu
değil!
“aman Allah'ım!” Dedi yüksek
sesle, “aman Allah'ım!”
“sesini duydu sonra. Sesi bile
onun sesi değildi. Ses tellerini bile nakletmişlerdi. Parmaklarını boğazına götürdü,
başında gezdirdi. İz yoktu. Tek iz bile! Yaşlı adamın elbiselerini giydi, koşarak
merdivenden indi. İlk çaldığı kapının üstünde “ev sahibesi” yazıyordu.
Kapı açıldı. Yaşlı bir kadın
göründü.
“evet, bay Tilson?” Diye sordu.
“bay Tilson mu? Bayan, ben
amerika birleşik devletler başkanıyım! Bu acil durum!”
“bazen çok komiksiniz, bay Tilson!”
“telefon nerede?”
“her zaman olduğu yerde, bay Tilson! Giriş kapısının solunda.”
Ceplerini yokladı. Bozuk para
bırakmışlardı. Cüzdana baktı. On sekiz dolar. Telefona para attı.
“buranın adresi nedir bayan?”
“bay, Tilson, adresi
biliyorsunuz. Yıllardan beridir burada yaşıyorsunuz. Bugün çok tuhaf
davranıyorsunuz. Ayrıca size söylemek istediğim bir şey daha var!”
“evet, evet…nedir?”
“kirayı bugün ödemeniz
gerekiyor!”
“bayan, lütfen! Adresi
söyleyin!”
“sanki bilmiyorsunuz! 2435
shoreham drive.”
“alo,” dedi telefona, “taksi
mi? Bir taksi istiyorum, 2435 shoreham drive. İlk katta bekliyorum. Adım mı? Şey…
tamam, adım Tilson…”
Beyaz saray‟a gitmenin bir anlamı yok, diye geçirdi içinden, orayı
ele geçirdiler…en büyük gazeteye gideceğim. Her şeyi anlatacağım, editöre
anlatacağım…her şeyi…
Diğer hastalar ona güldüler. “şu
adamı görüyor musun? Şu diktatörü anımsatan, adı neydi, bu biraz daha yaşlı
gerçi. Neyse, bir ay önce buraya geldiğinde Amerika birleşik devletler başkanı
olduğunu iddia ediyordu . Şimdi pek söylemiyor. Gazeteleri okumaya çok
meraklıdır ama. Gazete okumak için onun kadar istekli birini görmedim.
Siyasetten anlar. Onu çıldırtan da bu olmuş galiba. Siyaset.”
Yemek
zili çaldı. Bütün hastalar kalktı. Biri hariç.
Hademelerden biri yanına gitti.
“bay Tilson?”
Karşılık alamadı.
“bay Tilson!”
“ne…evet?”
“yemek saati,bay Tilson!”
Beyaz saçlı
yaşlı adam kalktı, ağır ağır yemek salonuna doğru gitti.
-Charles Bukowski
18 Şubat 2013 Pazartesi
Uyuyan Adam
Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bitmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca yıllık kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden başlatma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bir yumuşak dehşet..
Ülke
Belki bu insanlar da kendilerini otların üzerine bırakmak ve kurbağaların sesine uymak ve bir kadının boyu kadar bir toprağa sahip olmak ve orada gerçekten uyumak ve korkmamak istiyorlardı. Ve yine de büyük bir ülkeydi burası, herkese yetecek kadar şey vardı. Kadınlar vardı, toprak vardı, para vardı. Ama hiç kimse yeteri kadarına sahip değildi bunların, hiç kimse ne kadar şeyi olursa olsun bir an durmuyordu; ve tarlalar, bağlar ulusal parklar gibiydi, istasyonlarda görülenlere benzer çiçek tarhları, ya da kavrulmuş boş topraklar, dökme demirden dağlar. Burası insanın yerleşip de başını dinleyeceği ve başkalarına 'İyi ya da kötü buradayım. Bırakın, iyi ya da kötü burada huzur içinde yaşayayım' diyebileceği bir ülke değildi. Beni korkutan da buydu.
-Cesare Pavese
-Cesare Pavese
14 Şubat 2013 Perşembe
Günün Anlam ve Önemine İthafen
8 Şubat 2013 Cuma
Unutkanlıklar
Kumun üzerinde bırakılmış su tanesi
denizin unutkanlığıdır.
Uzak dağlarda kalmış bir bulut
Rüzgarın unutkanlığıdır.
Toprağa düşmüş gümüşlü bir kanat
geçen kuşun unutkanlığıdır.
Hayale dalmak ve ağlamak ihtiyacı
gençlik yıllarının unutkanlığıdır.
-Bascho
denizin unutkanlığıdır.
Uzak dağlarda kalmış bir bulut
Rüzgarın unutkanlığıdır.
Toprağa düşmüş gümüşlü bir kanat
geçen kuşun unutkanlığıdır.
Hayale dalmak ve ağlamak ihtiyacı
gençlik yıllarının unutkanlığıdır.
-Bascho
7 Şubat 2013 Perşembe
Damlalar
Kız arkadaşım Amerika'da birilerinin yalnızlığa karşı bir ilaç bulduğunu
söyledi. Dün akşam Gece Hattı'nda duymuş, şimdi de ablasına ona bir
kasa yollaması için özel ulakla mektup gönderiyor. Gece Hattı'nda
ilacın Doğu Yakası'ndaki bütün eczanelerde bulunduğunu ve NewYork'da peynir
ekmek gibi sattığını söylemişler.İki türü varmış, damla ya da sprey. Kız
arkadaşım damla sipariş etti. Kendini yalnız hissetmesin diye ozon tabakasına
zarar vermenin alemi yoktu.Damlaları kulağına akıtıyordun ve yirmi dakika sonra kendini artık yalnız hissetmiyordun.Beyindeki kimyasal bir durumla alakalı olduğunu söylemişler radyoda, fakat kız arkadaşım söylenenleri anlayamamış. Tam olarak Marie Curie sayılmaz, benim kız arkadaşım. Biraz aptaldır hatta. Bütün gün oturup onu aldatacağımdan ve terk edeceğimden endişe eder. Fakat onu seviyorum, hem de deli gibi. Postaneden döndükten sonra artık benimle yaşamak zorunda olmadığını söyledi. Çünkü damlaların gelmesi gün meselesiymiş ve artık yalnız kalmaktan korkmuyormuş.
"Beni terk mi ediyorsun," diye sordum."Damlalar yüzünden mi? Neden?". Fakat onu seviyordum, hem de deli gibi. "Taşın istiyorsan," dedim ona, "ama bilmeni isterim ki hiç bir iğrenç kulak damlası seni benim sevdiğim gibi sevemez." Kulak damlaları ona hiçbir zaman ihanet de etmeyecekmiş ama. Öyle dedi bana,sonra da çıktı. Sanki ben ona ihanet edebilirmişim gibi.
Kent merkezinde kendine bir daire kiraladı, bütün gün postacının yolunu gözlüyor. Benim postayla bir işim yok, başka ülkelerden bana bir şeyler gönderecek arkadaşlarım da yok. Olsaydı çoktan yanlarına giderdim. Onlarla içmeye çıkardım, dert yanardım. Onlara sıkı sıkı sarılır, yanlarında ağlamaktan utanmazdım. Yıllarımızı geçirebilirdik bu şekilde, ömrümüzü. Yüzde yüz doğal, damlalardan çok daha iyi.
-Etgar Keret
Etiketler:
buzdolabının üstündeki kız,
damlalar,
etgar keret
5 Şubat 2013 Salı
Kaydol:
Yorumlar (Atom)