9 Ekim 2013 Çarşamba

Ve bir de tabii ki Sızy...

Ben Sermet. Yüzbaşıyım. Görünmez olmayı öğrendiğimde üç aylık bile değildim. Dünyanın en zor mesleği benimkidir. Sadece mahkûmlara gösteririm yüzümü. Yalnız kalmasınlar, korkmasınlar, tutunacak bir dalları olsun diye ilgilenirim onlarla.

Herkes kendince bir boşlukta süzülür. Dedem şöyle derdi: “Evlat, boşluk öylesine boştur ki insan düştüğünü bile anlamaz. Işık, karanlığa düşene, bir dal olur tutunacak. Ki insan ışıktır oğlum, ışıktır insan.” Boş şeyler gevelemeye bayılır, sözlerini bitirdikten sonra gözlerini iyice kısıp, anlayıp anlamadığımı kontrol etmek için gözlerime dikerdi. Böyle anlarda yer yarılsın içine gireyim, görünmez olayım isterdim. Korkudan değil, anlamadığımdan hiç değil (anlamayacak bir şey olmazdı zaten), adamdaki sığlığı görüp insanlığımdan utandığımdan.

Aslında görevim koğuşlarda mutluluk dağıtmak. “Görünmez olmayı öğrendim” dediğime bakmayın. İnsanlar rahatlıkla görebilirler beni. Sonuçta altı ayağım, sertçe de bir kabuğum var. Ufak tefek olabilirim, kabul ediyorum. Ne ki, hızlı hareket ettiğim için, dikkatli gözler beni rahatlıkla fark eder.

Neredeyse tüm koğuşlarda bir lojmanım var. Yemeğe fazla para vermem. Hata bulmayı iyi beceririm. Hemen her şeyde her zaman eksik olan bir şeyler vardır. Dünya, duvara eğri asılmış bir tablodur. Acilen düzeltilmesi gerekir. Yoksa insanlar rahatsız olur. Ben olmam. Sadece işime bakarım. Bizim görevimiz bu tablonun, hak ettiği gibi, düzgün bir şekilde sergilenmesini sağlamaktır. Sonuçta bunun için eğitilmedik mi? Emir vermek nefes almak gibidir bizim için. Emir almak da bir şeref... Neyse, bizim işimiz biraz da gönül işi. Anlatmakla anlaşılacak bir şey değil.

Bazen sıkılıyorum. Aynı suratlar, aynı hüzün, aynı karanlık... Hiçbirinde en ufak bir isyan belirtisi bile yok. Şaşırıyorum. Ne kadar kolaydır oysa bizden kurtulmak. “Yeter ulan!” demek. Eskiden mahkûmlar koğuşlarda toplu halde kalırlardı. O zamanlar da korkarlardı kazan kaldırmaya. Yönetimi geçtim, bize bile. Ben de mahkûmdum o zamanlar. Bir nevi tezkere bıraktık yani.

İki kişiydik: Talat’la ben. Koğuş bizden sorulurdu. Belirli bir ücreti vardı koğuşta kalmanın. Adam katil de olsa, karşısına dikilir, her ay çatır çatır alırdık parasını. Bizim işte acırsan acınacak hale düşersin. Korkmak yoktur. Anında bitirirler adamın işini. Üç kişi bir araya gelip bir şey konuşamazlardı koğuşta. Böyle bir şey gördük mü, ortamı tekme tokat dağıtırdık; “Ne ulan çakallar, tezgâh mı var?” diye adamları konuştuklarına konuşacaklarına pişman ederdik. Öyle, bize sormadan ulu orta toplanmak, haberimiz olmadan kelam etmek kolay işler değildi. Her yerde kulağımız vardı. Olmak da zorundaydı.

O zamanlar her koğuşta mutlaka iki üç gariban bulunurdu. Bırakın aylıklarını denkleştirmeyi, çaya, çorbaya verecek tek kuruşları bile olmazdı. Bir “gel beraber olsun” uğruna, kırk “afiyet olsun” derler, nafile, aç yatar aç kalkarlardı. Onlardan para almazdık. Elimiz, ayağımızdı onlar. Ayakçılarımızdılar. Temizlik yaparlar, muhbirlik ederler, tahsilattan adam şişlemeye her türlü pis işimizi görürlerdi. Allah kimseyi düşürmesin. İçerisi zordur. Alışamazsın kolay kolay.

Alıştın mı da, benim gibi, bırakamazsın! “Çık git” derler, gidemezsin. Dışarıda yapamazsın. Çünkü orada bir hiçsindir. Talat gidebildi mesela. Adam çekti gitti. Şimdi yazarlık yapıyormuş sözüm ona. Onun yazdığı şeyden ne medet umulursa artık! Onun gibi ciğersizin teki olmadığım için kopamadım buralardan. Kopamayınca kopamazsın. Öyle olunca, sinek gibi vızıldar durursun parmaklıkların etrafında. Adın çıkar, Yüzbaşı Sermet’e. Milletin eğlencesi olursun. Makaradan esas duruşa geçerler karşında. Bir bakmışsın, eskiden azap olduğun adamlara, umut saçar, mutluluk dağıtır olmuşsun. Evet, eski zamanlar güzeldi. Tek bir koğuşta kalırdık. Baş düşmanınla dört duvar arasına kapatılmış bile olsan güzeldi. Adamın birinin gece gelip seni yastıkla boğacağını bilsen bile güzeldi. Konuşan, nefes alan, çayını hüpürdeten, aksıran, osuran, ayakları kokan birilerinin yakınında olabilmek güzeldi. Şimdikilere acıyorum. Biraz da bu sebeple bırakamıyorum bu zavallıları kendi hallerine.

Ve bir de tabii ki Sızy. Aslında adı Nimet. Ama ben ona Sızy diyorum. Kızıl saçlı, yeşil gözlü, çilli ve ince belli olduğu için değil; Tommiks’in hayatının aşkı, albayın çilli kızı Suzy’ye benzediği için de değil: Yüreğimi sızlattığı için.

Bugün trenle gelecek. Dün gelmediğine göre, bu öğleden sonra mutlaka gelecek. Geçen haftadan beri bekliyorum. Aklımdan bir türlü çıkmıyor. Ben, koskoca deli Sami, namı diğer Sermet Yüzbaşı, tanıyamıyorum artık kendimi. Yaz bunları Talat! Bunları hep yaz! Ne hallere düşürdü bu kız beni, yaz! Nereden bindim o gün, o trene? Nereden girdim o kompartımana? Nereden oturdum o büyülü gözlerin (hem de tam) karşısına? Anlatmaya utandığımı, işin aslı, gizliden gizliye mazoşist bir zevk aldığımı da yaz. Gerçi, Talat, sen yazma. Sen yazarsan, beni bir böcek gibi yazarsın. Kıskanç herif!

Varayım da, dördüncü koğuşta biraz dans edeyim bari. O koğuş bizim delinin koğuşu. Ağaçları suluyorum diye, oraya buraya işeyip duruyor. Allah vere de kafamıza da çövdürmese. Hoş, çövdürse ne olur ki? Bu yaştan sonra boğulacak değiliz ya! Koğuşlarda eğlence çıkmış olur. Ne olsa, akı karası fark etmez, koğuşta haber tez yayılır. Bilenler bilir: İnsan mutlu olunca dans etmez, dans edince mutlu olur.

-Tolga Kaya

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder